Mavi Marmara yolumuz Gazze Günlükleri (4)

بسم الله الرحمن الرحيم

Malumdur Filistin sabıkası mevcudiyeti.
Ben artık Filistin yolcusuyum.
Buna ben dahil herkez inanır.
Yılların talebin cevabı olarak insanın karşısına çıkartılır…

Allahu Ekber.

Hayat öyle başı boş dolaşıyorki etraflarda, benim bu gidişimi bir yok oluş olarak değerelendirebilecekler dolu etrafımda.

Benim talebim anlamayacakların sayısının çokluğu ;
Beni anlayacakların yokluğu gibi..

İşte bu hesap kitap yorulmasına götürdü beni.

Ammar = Filistin yorumunu ben oluşturdum. Beni de böyle oluşturanlar var. Tohumu ekenler, besleyenler ve kendi gövdemin bu işin ortasında dikili vermesi.

Ammar= Filistin önce bencil- sonra toplu bir harekettir.

NS’nin yanına gitmek onunla babamla nasıl konuşurumun son noktasıdır. Ve o bana en güzel hediyeyi sunarken babamla da bana randevu ayarlıyor. Ben haberdar babam bi haber.

Takriben bir saat boyunca ofiste vakit geçirdik. Babam ile daha ne konuşacağımı dahi bilmiyorum.
Sadece gitmek istediğimi bildirmek değil, yalnızca gideceğimi bildirmek istiyorum.

Aklımda yalnızca iki alternatif var :
1.si kırmızı halı olması
2.si itiraz etmesi

Babam bana ikisini de yapmıyor. Yine şaşırtıyor beni.
NS ile beraber babam ile buluşma yerine gidiyoruz. Kalbim artık yerinden çıkacak seviyede. İki oda var NS beni bu odalardan bir tanesine saklıyor. Babam ile kendisi diğer oda da görüşüyor.

Artık ne görüşüyorlar bilmiyorum ben.
Ben zaten benden çıkmış bir vaziyette odada tek başıma oturuyorum. Odanın ışığını bile yakmıyor içeriden gelecek bir çağrıyı bekliyorum. heyecan ile..

Kapı açılıyor..

Ns gel diyor.

-Babam : böyle bir şey çıkacağını biliyordum

- Ben : ??!!!

-NS : tebessüm

Babama sarılıyorum, B.A.E’den gelmiş kısa hasretten sonra oturuyorum münasib bir yere.

Yanlış hatırlamıyor isem Ns babama benim gemiye iştirak edeceğimi söylüyor, bizi baş başa bırakıyor.

Ben suçlu bir çocuk gibiyim. Sesim soluğum çıkmıyor.

….

- Baba ben bu gemiye bineceğim o sebebten Türkiye’ye geldim.

Biraz tafsilat istiyor benden, konu ile alakalı gerekli malumatı veriyorum. Görev olarak mütercim olarak katılacağımı söylüyorum kendisine.

Babam yalnızca tek kelime ediyor bana :

- g i t

-veto yemeyi bekliyordum ?

- Allah insanı sevdiği ile imtihan eder, dikkatli ol.

-Baba vallahi hocam olduğun için izin aldım ve sana haber verdim.

Hakikaten babam benim aynı zamanda hocamdır. Aslında önce benim hocamdır. Onun yanına gitmemin, haber vermemin tek sebebi budur.

Yoksa bu oluşuma iştirakımdan kimseye haber vermeyi düşünmüyordum. Bu insanlara biraz garip gelsede, döndüğümde bana hak verdiler.

Ns babam görüşmesi ve diğer konular ile alakalı detayları önümüzdeki yazılarda sizlere bildireceğim.

Kimseye haber vermek istemedimi ve bu sebebten Adapazarı’nda kaldığımı hatta eşyalarımı dahi orada bıraktığımı söylüyorum.  Babam ne için ve hangi görev ile kabul edildiğimi tekrar soruyor.  Ben de yeniliyorum cevabı mütercim olarak.  İşte bu cevabı evde kalmamın daha uygun olduğunu söylediği için (babam) çevremdekilere bildiriyorum tercumanlık yapıcam biraz tura çıkacağım.

Elbette evinde özlemi var içimde. İçimde bir heyecan anlatamıyorum.
Çünkü ben Gazze yolcusuyum.

Her gözlerimi kapattığımda kendimi şöyle tahayyül ediyorum:
Gemi içerisindeyim, Gazze sahiline yaklaşmışız ve diyorum ki yüksek sesle:

işte Gazze Ardul İzze !

Bekle Gazze geliyorum..

devam edecek…………………………………………………………………………………Ammar Yağcı

Haziran 2010

İlgili yazılar:

Mavi Marmara yolumuz Gazze Günlükleri (3)
Mavi Marmara yolumuz Gazze Günlükleri (2)
Mavi Marmara Günlükleri (1)

Mavi Marmara yolumuz Gazze Günlükleri (3)

بسم الله الرحمن الرحيم

Farkındayım,

Günlük arası vakitler içerisinde diğer sayıyı beklemek, hem benim için hem de sizin için kolay değil.

Yalnız sizden ufak ricam beni mazur görün. Yaşadıklarınız ve yaşanılanlar ölçüsünde cümle ve hikaye hakimiyeti her an süre gelen bir şey değil.

Mavi Marmara Günlükleri 3 yazısını ilk defa kullanmış olduğum Habipler- Topkapı tramway hattı içerisinde yerde oturmuş bir şekilde yazıyorum.

Kabul edildim..

Kimse ile paylaşamıyorum.

Son 2 imtihanım kalmış, tabi bileb arkadaşlar ‘dünya kimin umrunda’ diyor benim için.

İki gün sonra İstanbul uçağına bineceğim. Herkes İstanbul’a gideceğim , yaz dönemine kalamayacağım için yemek ısmarlıyor.

Halbuki ben Gazze’ye gidiyorum.

Havaalanı öbnünde Mücahid ,Yusuf, İsmail ve Furkan 4 lüsü ile son kez görüşüyorum. Belki de derinden helalleşiyorum, ne olacağını bilmeden.

Uçağıma biniyor sabiha havaalanına iniyorum. Volkan karşılıyor beni. Adapazarı’na doğru yol alıyoruz.

-’Anlat bakalım, hacı bir durum yok değil mi?’

-’Kimseye haber verme’ demiştim gelmeden önce onun yanına. O da kimseye haber veremediği için merak ediyor, neler olup neler bitebileceğini.

-’Sen söyle’ diyorum.

-’Evlenecek misin?’ diyor.

-’:)’

-Fatih’e de haber verme dedin ya! ondan meraklandım.

-’Çok ta mühim bir şey değil’

-’Nedir?’

-’Abi bu gemiler var ya ben onun için geldim!’

Kısa süren manalı bir bakışma, derinden bir iç çekişmeler..

Sanki gemi hareket etmeden önceki çalışmalar için önceden geldiğimi zannediyor Volkan. Zaten daha sonraki vakit içerisinde erken geldiğimi öğrenenler, benim yalnızca gemiyi uğurlamak için geldiğimi zan ediyorlar.

-’O gemi de görevliyim abi. Organize ve dil bakımından, inşallah ben de o gemi içerisinde Gazze’ye gideceğim.’

-’Ne?!!!’ (arabanın hızı Adapazarı yolunda hafif bir düşüş yaşıyor.)

Volkan senin o bakışın halen gözlerimin önünde.

Buna benzer alacağım bir çok bakış var daha halbuki.

Volkan:

-” Hacı aklıma geldi bugün. Gazetede İsrail’in eğer gelirler ise saldırırız açıklamasını okudum. Ulan dedim Ammar ya buna geliyorsa? Hemen Fatih’i arasam mı diye düşündüm. Sonra olmayabilir deyip vaz geçtim.

..

Volkan ile konuyu detaylıca konuştuk. O da hemen hemen herkesin vermiş olduğu cevabı verdi ‘Bir yanım git diğer yanım kal diyor. ‘

İsrail’in yapabileceği 4 şey var. Viva Palestina, FreeGaza ve İ.h.h. 4 tane ihtimal veriyorlar. Bizde Volkanla bunu konuşuyoruz.

1. ihitimal: Gemiye direk saldırır.

Zerre miktarı bu ihtimali vermiyoruz kendi aramızda. diğer ihtimaller üzerinde yoğunlaşıp ona göre gönül rahatlatmaya çalışıyoruz karşılıklı.

Çünkü İsrail dünyayı karşısına alamaz diyoruz.

2,3, ve 4, ihtimal artık hiç önemli değil sefer sonrasında yazılan bir yazı için. Çünkü peygamberlerini Allah’ı karşısına almış bir topluluk bizi mi karşısına almayacak.

Nasıl babam ile konuşurum , nasıl anlatırımın analizi yapılıyor yol boyunca. Öte yandan N.S. ile görüşüyorum.

Kendi kendime gülüyorum Adapazarı’nın sokaklarında dolaşırken. Türkiye’deyim!  Kimsenin haberi yok.  Erdem’i arıyor. ona da haber veriyorum geldiğimi.

N.S. buluşması öncesi onunla görüşmek için.

Üç gün boyunca Adapazarı’nda kalıyorum. N.S. ile randevuleşiyoruz. yanlış hatırlamıyor isem Pazar gününe.

Beni mahallemize çağırıyor. Ben mahalleme ayak dahi basmak istemiyorum. Bavullarımı bile Adapazarı’nda bırakıyorum.

Görüşmenin olumlu veya olumsuz geçme ihtimalini göz önünde bulundurarak.

Bir yandan Erdem ve N.s. bekliyor benimle görüşmek için bir yandan da Gazze..

Pazar günü geliyor, Erdem ile buluşuyorum. Benim için çok mutlu olduğunu, kendi için üzgün olduğunu  söylüyor.

Ona nasıl istediğimin detaylarını anlatıyorum. ‘Demek ki bir daha ki sefere böyle istemek gerekmiş’ diyor.

Ben yine Filistin’imi kıskanıyorum.

Mahalleme doğru çıkan yokuşu tırmanırken, aman kimseye gözükmemek çabası içerisinde herm terliyorum, hem kütkütlüyorum.

Şimdi dükkanın önündeyim

N.s. ile görüşüp sonrasında babamla görüşmek için

İçeri gireceğim şimdi..

Bekle beni Gazze geliyorum..

devam edecek…………………………………………………………………………………Ammar Yağcı

Haziran 2010

İlgili yazılar:

Mavi Marmara yolumuz Gazze Günlükleri (2)

Mavi Marmara Günlükleri (1)

Mavi Marmara yolumuz Gazze Günlükleri (2)

 بسم الله الرحمن الرحيم

Bazı kararlar kabul edilecek cinsten değildir. Gazze’ye İsrail saldırmış. Bunun sonucunda bir çok sivil toplum örgütü
Gazze’deki yaraları sarmak için ellerinden geleni yapmanın peşinde.

Ve 2009′u 2010′a bağlayan gece Viva Palestina önderliğinde freegaza ve ihh organize olmuş Ariş limanında,

refah kapısının önünde beklemektedirler.

İsrail’in yıllardır yemiş olduğu taşları Mısır’ın kolluk güçleri tarafından bu konvoy yemekte… Biraz direniş, biraz kan,

biaz diplomasi, biraz sabır; Ve sonunda gazze ardul izze..

Ve duyuru yapılıyor mayıs ayında tekrar gemilerle, Viva Palestina 5!

Televizyonun karşısında olan ben, babama yöneliyorum : ‘bende’. Babam: ‘diplomanı getir öyle’ diyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nde öğrenci olmak, yaşamak, insan olmak zordur.Çünkü Gazze’ye yapılmış saldırılar doğrultusunda

yapılmak istenen vicdani yürüyüşler yasaktır! Gazze için aleni yardım toplamak sınırdışı tehlikesini de beraberinde getirir.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin bir emirliğinde ameri-KAN ordusunun tabut nakliyesi için transit bir havaalanı vardır.Birleşik Arap

Emirlikleri küçük bir İngiltere’dir.

Ve babam haklıdır!

Tabi ki gönül hiç bir zaman ve hiç bir yerde ferman dinlemez. Ve Ammar üç ay boyunca İ.h.h ya günlük mail atar, periyodik olarak

telefon açar, tehdid eder: kabul edilmez ise daha önce talep edilen uyku tulumu ve sırt çantası ile İ.h.h’nın merkez binası önünde

uyuyacağını bildirir.

Araya aracılar koyar, referanslar bildirir, bollaştırır. Her gün dua eder, uyuyamaz, gelen posta sayfasının ‘F5′ tuşuna sürekli basarak

kardeşinin cihazının ekranı önünde uyuya kalır.

Artık finallerde yaklaşmış, daralmalar başlamış, rüyalar artmış, besteler hazırlanmış, sözler yazılmış, kafalar kaçmış bir hal almıştır.

Ve Furkan gelir kafa dağıtmaya , beni kurtarmaya, hayata bağlamaya…

Ben mecnunum kavuşmak isteyen leylama.

Bir telefon gelir her zaman aradığım, işimi halletmesi için yalvardığım; Nureddin Seyyar’dan. Beni yetkililere bağlar İ.h.h’dan.

Ve Ahmet adında bir mesul seslenir :

-Ammar gelmek istemiyormuşsun

-?!! .. Subhanallah!

-Ne diyorsun Ammar şimdi?

-Abi mümkünse yüzerek bile binebilirim o gemiye.

-Tamam alalım seni biz o zaman kıbrıs açıklarından, tamam Ammar bakacağız inşallah.

Tüm bu konuşma benim filoya kaydımın yapıldığı bir konuşma olup yine de benim durumu idrak edemediğim bir hivardır.

Çünkü; bana her zaman’ kamoyunda ses getirebilecek biri lazım’ denip duruldu. Sanatçılar, yazarlar, eğitmenler v.s.

Ve Furkan bir espiri yaptı: Abi seni almayacaklarda kimi alacaklar feysbukta dörtyüz tane arkadaşın var.

Erdem’e ara sıra yazıyorum. Benim kayıt ile ilgilensin, baskı yapsın. İçimden geçiriyorum ‘ah İstanbulda olsam, o zaman ihh’nın

içinden çıkmam listeye kayıt kabul edilene kadar’ Erdem’e yazmalarım devam etti. Hatta karşısına şununla bile çıktım:

‘Bir kişilik yerimiz var dense hakkından vaz geçer misin?’

Ne kadar zor bir soru sorduğumun farkındayım, o da farkında ne kadar zor bir soru ile karşılaştığının. ‘Evet’ diyor, içinden çekinerek

bana karşı çekinmeden ne kadar istediğimi bilerek.

Çaresizliğime küçük moraller ekleniyor. Baskılarımı, mektuplarımı, aramalarımı, yüzsüzlüğümü sürdürüyorum.

Gitmek için Gazze’ye.

Öyle bir hava içerisindeyim ki. Garanti gidiyorum, diyorum kendi kendime. Kabul edilmişçesine yaka kartımı dahil,

ihtiyacım olabilecek herşeyi hazırlıyorum.

Adem geliyor aklıma. ‘Adem Cıkrıt ‘ İ.h.h.’nın muhasebesinde çalışıyor kendisi. Bir ricada bulunuyorum, ona içten ağlayarak,

görselden bir şey belli etmeden çaresiz bir kuş gibi. O da beni Reşat Başer’e yönlendiriyor.

Reşat Başer hakkını helal etsin. Onu da hiç rahat bırakmadım bu süreç içerisinde.

Ve dualar..

Kabul edildiğime dair bir e-posta geliyor hesabıma.

İnanmıyorum.

İnanamıyorum.

Gözlerim ekranda.

Durgunluk..

Suskunluk..

Kabul..

Tövbe..

Yüksek bir sesle;

Yurdun netcafe’sinde kocaman bir tekbir:

‘Allah’u Ekber’

Ve gözyaşı..

Secde..

Serçe..

devam edecek……………………………………………………………………Ammar Yağcı

Mayıs-2010 -Sharjah

ilgili yazılar:

Mavi Marmara yolumuz Gazze Günlükleri (1)

Mavi Marmara yolumuz Gazze Günlükleri (1)

بسم الله الرحمن الرحيم

Bu deftere uzun zamandır yazmadığımın farkındayım. Hatta yazmaya çalıştığım, başladığım ve sonrasında yarısında bıraktığım bir çok yolculuk oldu.

Bu sefer ki yolculuk çok farklı bir mana taşıyor benim için. Finallerimden çıkmış bir şekilde bugün uçağım havalanıyor, şuan uçağın içerisindeyim. Asıl yolculuk ise 24 yıldır hasretini çektiğim, rüyalarımı süsleyen, tek hedefim, tek talebim olan  bir hizmet.. 10 gün sonra..

Yalnız bu uçak yolculuğu on gün sonrasının başlangıcı. Daha önce meydanlardaki yürüyüşlerimiz gibi..

Allah bizleri muvaffak kılsın ve hiçbir zaman bizi onun yolundan ayırmasın.

Akaid 2 imtihanına çalışırken Hanefi mezhebinin kitabı olan Tahaviyye de ki şu kudsi hadis beni göklere çıkardı. : ‘Allah bir kulunu sevdiğinde Cebrail’e seslenir ve derki ^Ey Cebrail ben bu kulumu seviyorum sende sev^ Ve Cebrail’de diğer meleklere seslenir..’

Artık o melekler bizi bu hayatta korur mu? Bizim için istiğfar mı çeker? Allah en iyisini bilir. Hadisin metni ve şerhi için ana kaynaklara müracaat edebilirsiniz.

Bu hayatımın yolculuğu olacak..

Allah kelime-i tevhidi yaşatmayı, bu söze göre yaşamayı ve son anımızda da bu sözle O’na kavuşmayı tüm talep edenlere nasip etsin.

Uçak havalanırken üç defa ‘Allah’u Ekber’ dedi: Pilot. Bunu dedemden merdivenleri çıkarken öğrenmiştim. Yükseğe çıkarken müslümanın dilinde olan söz ‘Allah en büyüktür’ Bu cümle ile insan kendisini de terbiye etmiş olup  kibirlenme duygusunu terbiye ediyor farkında olmadan.

Hakikaten ‘Kalpler ancak Allahın zikriyle tatmin olur ,/ ra’d28’ ayeti kerimesini hayatın her alanında ayrı bir şekilde kavrıyoruz.

Uçak harekette..

devam edecek…………………………………….Ammar YAĞCI

12 Mayıs 2010 B.A.E. semaları- from sharjah to istanbul

FURKÂN GÜNLERİNDE BİR “HİZMETLİ HOCAEFENDİ”

Furkân Günleri içindeyiz, Rabbimiz günleri aramızda döndürüp dururken hangi kullarının üç kuruş dünyalığa râm olduğunu hangilerinin ahitlerine sâdık kaldıklarını bu imtihân dünyasında belli ediyor.  Haq ile Bâtıl’ın ayrışması bu denli zor dönemeçlerde kendini ortaya çıkartıyor. Bu sebeple Rabbimizin “gündem ayetlerini” iyi okumalı, tahlil etmeli ve dersler çıkartmalıyız. Kitâb’ın amele yansıyan yüzü bizim olumlu ya da olumsuz yapıp ettiklerimizdir ve bu eylemler de üzerinde tefekkür edilmesi gereken birer ayet/gösterge/nişânedir…
 
 Kâh bir ondokuz yaşında bir Furkân çıkar alnına dört gövdesine bir kurşun yer, yürür Rabbine, Kâh birileri çıkar beş yıldızlı çiftliklerinden akıl verir…
Biliyorsunuz, yıllardır Anadolu coğrafyasında rol oynayan bir emekli cami imamı var. Nâm-ı diğer “Hocaefendi”’nin yetmişli yıllarda başlayan küçük dünya serüveni seksenli ve doksanlı yıllarda Risâle-i Nûr Hizmetin’e dönüşmüştü. Daha sonra bu “Hizmet” çabası zaman içinde Nurculuğu da evirerek Küresel bir harekete dönüştü. Şimdiler de Gülen cemaati ya da Baykal’ın tanımlamasıyla “Pensilvanya”olarak ta anılan hareketin başında ise “Hocaefendi” var.
“Hocaefendi”’yi kritik zamanlarda dindar câmiâ ve laik odaklara verdiği stratejik mesajlarla tanıyoruz. Kendisi nokta atışı yaparcasına tüm dönemeçlerde viraj alabilen, tam anlamıyla bir “kanaat önderi” gündeme etki yapan Furkân günlerinde kendisine meyyitin gassâl elinde olduğu gibi teslim olan kitleleri yönlendiren bir isim… İsterseniz biraz hafızamızı tazeleyelim;
 
Örneğin, “Hocaefendi” 1979’da Konya’daki  Kudüs Mitingini düzenleyen Müslümanlar için ünlü Kestanepazarı Vaazında “kaldırın o çarşafları altından bıyıklı erkekler çıkacak!” demişti…
 
Kendisi 12 Eylül darbesini selamlamaktan geri durmamış, Darbenin hemen ertesi ay çıkan Sızıntı Dergisi’nin başyazısında “Kahraman Türk Askerine selam çakmıştı”
 
Yıllar sonra başka bir Nur cemaati olan Yeni Asya grubu lideri Mehmet Kutlular Cuma Dergisine verdiği röportaj’da MİT’in kendilerine işbirliği teklif ettiğini ama kabul etmediklerini ancak  Fethullah Gülen ve Mehmet Kırkıncı hocaların bu teklifi kabul ettiklerini beyan edecekti…
28 Şubat Sürecinde zirveye çıkan başörtüsü yasağına karşı dindar kitlelerde önemli bir duyarlılık oluşmuşken kendisi yine nokta atışı yapmış, Başörtüsünün furûattan olduğunu belirterek ilim için tesettürden vazgeçilebileceğini belirtmişti…
 
“Hocaefendi”, RP’nin kapatılma sürecinde Yalçın Doğan’la yaptığı röportaj’da Parti seçimlerden önce kapatılmalı yoksa seçim sonrası %15 oy alırsa partinin kapatılması sıkıntılı olabilir diyerek bir yerlere tüyo vermişti…
 
“Hocaefendi” 11 Eylül saldırıları sonrası dünyada en çok nefret ettiği insanın George Bush, Ariel Sharon vb. kişiler değil Ûsâme b. Ladîn olduğunu ifade etmiş, Guantanamo’da bir çok Müslüman akla hayale gelmeyen işkencelere maruz bırakılırken Pensilvanya’da vize için kendisini sorgulayan FBI Ajanlarının ne kadar adil ve merhametli olduklarını anlatmıştı…
 
“Hocaefendi”, Şeyh Ahmed Yasin’in katledildiği gün Zaman gazetesine verdiği röportajda “Filistin-İsrail barışını Filistin tarafının silah kaçakçılığı yaptığı için istemediğini” iddia ediyordu. Aynı röportajın hemen karşı sayfasında ise “Hocaefendi”nin şakirdi Kerim Balcı, Şeyh Ahmed Yasin’in terörü destekleyen ve teşvik eden biri olduğunu yazıyordu…
 
Kendisini en son Skandal kaset sebebiyle istifa ettiğini açıklayan eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Pensilvanya’ya selam yollaması vesilesiyle hatırlamıştık. Gerçi Hocafendi’nin DSP ve CHP ile olan kadim dostluğunu da hatırlamakta fayda var. Moon Tarikatının Türkiye mümessili ve CHP G.Başkan Yardımcısı Kasım Gülek aynı zamanda Gülen’in de yakın dostuydu. Gülek öldüğünde Zaman gazetesi yasa girmiş, Cenaze Namazını Gülen kıldırmıştı…
 Pensilvanya’da beş yıldızlı bir çiftlikte korunan “Hocaefendi” yine sahneye çıktı ve Wall Street Journal’a verdiği röportajında yine nokta atışı yaptı. İnsanlığın yüzakı olmuş bir insani yardım vakfının İsrail’den izin alması gerektiğini yoksa hakim otoriteye isyan etmiş(!) olacağını iddia etti. Böylece “baği/isyankâr” olan İHH’yı da tartışmaya açmış oldu. Kendisi yıllardır dünyanın dört bir yanında müslim-gayri müslim bir çok bölgeye yardım eden, BM ve bir çok uluslar arası kuruluş tarafından kabul görmüş olan İHH’yı tanımıyormuş. İHH Politik bir örgüt olabilirmiş(!) Hocaefendi ve cemaatinden söz konusu röportajla ilgili hiçbir tekzib gelmedi. Aksine STV, Hocaefendi’nin mâlum röportajını Abdülhamid Bilici’nin Zaman’daki analiziyle birlikte ekranlarına taşıdı. Ertesi gün ise “Hizmet”in İsrail uzmanı Kerim Balcı STV ekranlarından İHH’nın yanlış yaptığını, bile bile kaza yaptığını(!) iddia etti ve ardından ekledi: “Gemidekiler kendilerini güverteye kelepçeleyip İsrail askerlerine çiçek vermeliydiler!” Şeyh Ahmed Yasin’e Terör destekçisi diyen bu zâtın İsrail askerlerine çiçek vermeliydiler teklifini nasıl karşılayalım? Kendisi yıllarca Siyonist merkezlerde eğitim gören biri olarak Tel Aviv Hükümetinin bu saldırıyı doğrudan öldürmek için önceden planladığını biliyor olması gerekiyor. Bir metreden silahsız insanların alnına ateş edenlere çiçek vermeyi teklif etmek nereye “hizmet” ediyor?
İnsanlığın ortak vicdanını savunanlarla Zulmedenlerin gölgesi altında yaşamayı savunanlar bir kez daha kendi rollerini oynamış oldular. Tüm dünya İsrail’in işlediği suçları konuşurken “Hocaefendi” ve şakirdleri mazlumu sorguladı, onun hakkında şüphe uyandıran ifadeler kullandı…
 
İnsani Yardım kuruluşları hiçbir ülkeden izin almak zorunda değildir. Uluslararası sularda saldırıya uğrayarak kaçırılanlara Siyonistlerden izin almaları gerekirdi demek ne anlama geliyor? Hem kim kimden neden izin alacak? Uluslar arası sulardan Gazze karasularına seyreden bir gemi o sulardan hiçbir hakkı olmayan işgalcilerden neden izin alacaklarmış? 
 
Hocaefendi her konuda ahkâm kesmeyi biliyorsa önce konu hakkında bilgi sahibi olduktan sonra fikir ve kanaat sahibi olmalıdır. Hocaefendi’nin açıklamasının ardından CHP G.Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, olayın sıcaklığında çoğu şeyin tartışılamadığını ama Hocaefendi’nin bu açıklamasından sonra Gemiyi tartışmanın vaktinin geldiğini açıkladı.  Ama maksat üzüm yemek olmadığından, nokta atışıyla bir yerlere “hizmet” olduğundan görev başarıyla tamamlanmıştır. Silah kaçakçısı dersiniz, şehidlere terör destekçisi ya da isyankâr dersiniz ve kimseye hesap vermezsiniz çünkü sizin her söylediğinizde derin hikmetler arayan zaten bir yığın mukallidiniz vardır… 
 
Dinlerarası diyalog diye Vatikan ve Siyonist Lobisiyle ilişkiye girersiniz ama İnsani Yardım gemisindeki vicdan sahibi, anti emperyalist hristiyan ve yahudileri, şehadete koşan Müslümanları İsyankârlıkla tanımlarsınız sizin diyaloğunuz Amerika-İsrail ekseninde bir monologdan ibaret kalır…
Hürriyet Altın Kelebek Magazin Ödüllerinde Şehitlere saygıdan müzik çalınmadı ama Hizmet Türkçe Olimpiyatlarını “tüm coşkusuyla” halaylarla şenliklerle kutladı. Türkçe Emperyalizminizin sesini bile kısmadınız aferin size büyüyün genleştikçe içi boşalan bir balon gibi genişleyin…
İsrail’in gökte arayıp yerde bulduğu bu muhteşem “hizmetiniz”le en iyi dezenformasyon görevini de yerine getirmiş oldunuz…
 
Geriye size sempati besleyen ama Hizmetten olmayan yüzbinlerce hûsnu zann besleyen Müslümanın gündemin Furkân ayetlerini iyi okuyup kimin nereye hizmet ettiğini tahlil etme sorumluluğu kalıyor… 
 
Peki Kur’ân ne diyordu:
 
“Ey İmân edenler! Düşmanlarınıza karşı tedbirinizi alın, gruplar halinde ya da topluca seferber olun.
Şüphesiz, içinizde pek ağır davranacak olanlar var. Başınıza bir musibet gelirse: “Allah bana iyilikte bulundu da onlarla beraber bulunmadım” diyecektir. Ama Allah’tan size bir nimet gelirse, sanki sizinle kendi arasında hiç dostluk yokmuş gibi: “Keşke onlarla beraber olsaydım da, ben de büyük bir başarı elde etseydim” diyecektir.”
O halde, dünya hayatına değil, ahirete talip ve müşteri olanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşa girer de öldürülüp şehid olur veya gazi olursa, her iki halde de Biz ona yarın çok büyük bir mükafat vereceğiz.
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve çaresizlik içinde bırakılan “Ey Rabbimiz! Halkı zalim olan şu topraklardan bizi kurtar. Tarafından bir sahip gönder, katından bir yardımcı yolla!” diye yalvarıp yakaran bir kısım erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşım vermiyorsunuz?!”
(Nisâ 4/71-75)
 
“İmân eden erkek ve kadınları yapmadıkları bir şey dolayısıyla incitenler, şüphesiz iftirâ etmiş ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzâb 33/58)
 
Ve böylelikle Furkân günlerinde Haq ile Bâtıl yine ayrışmış oldu…
   
 Kaynak: Haksöz Haber
 Bülent Şahin Erdeğer

Hatalarla dolu bir müdahale

İsrail donanmasının en seçkin komandoları ile Gazze’ye ulaşmak için yola çıkmış ve mücadele etmeyi göze almış büyük aktivist grubun Mavi Marmara gemisinde karşı karşıya gelmesi ortaya kanlı bir bilançonun çıkmasına neden oldu.

İsrail askerinin açtığı ateş sonucunda dokuz kişi hayatını kaybetti, 50’ye yakın kişi yaralandı. İsrail ordusunun yanlış stratejisi büyük kayıplara neden oldu

Hatalar zinciri İsrail birliklerinin Mavi Marmara’ya operasyon düzenlemeden birkaç dakika önce başladı. Operasyonun komutanı sadece 20 aktivistin güvertede bulunduğu bilgisini geçti. İsrail’in ilk helikopterinin ana güverteye inmesine karar verildi.

Orijinal plana göre İsrail birlikleri ana güverteye inecek, helikopterden gemiye atlayacak komandolar kaptan köşküne ulaşarak geminin kontrolünü ele geçirecekti.

Askeri yetkililere göre geminin yolcuları çok düşük seviyede bir direniş gösterecek, ufak çaplı şiddet olayları dışında gerginlik yaşanmayacaktı. Zaten bu beklenti nedeniyle tek bir helikopter getirilmiş ve ana güvertenin üzerine inmesine karar verilmişti.

Ancak henüz ilk halat helikopterden sarkıtıldığında gemideki  direnişin İsrail ordusunun beklediğinden çok farklı olduğu anlaşıldı. Güvertede bulunan aktivistler helikopterden sarkıtılan halatı alıp anten direğine bağlayarak helikopteri düşürme girişiminde bulundu. Eylemcilerin helikopteri indirme çabası başarılı olmadı.

Bu olayın ardından İsrail komandoları helikopterden teker teker gemiye geçmeye başladı. Ancak bu kez de beklenmedik bir durum gerçekleşti ve güvertede yer alan aktivistler sopa ve bıçaklarla gemiye geçmeye çalışan komandolara karşılık verdiler. Topluca hareket etmeyen ve tek tek gemiye geçmeye çalışan İsrailli komandolar aktivistlerin saldırısı ile karşılaştı. Komandolar birliklerinden koptular ve aktivistlerin arasında kaldılar.

Herhangi bir şekilde gemide direniş beklemeyen İsrail birliklerinin yanında eylemcilere karşı kullanması için ‘paintball’ tüfekleri vardı ve sadece hafif direnişlere karşı etkili olan bu silah, Mavi Marmara gemisindeki aktivistlere karşı hiçbir şekilde kontrolü ele geçirmeye yaramadı. Eylemciler karşı koymaya devam etti ve hatta eylemciler İsrail askerlerinin silahlarını ele geçirmek için çaba gösterdi.

“ATEŞ ETMEYİN” UYARISI

Gemiye giren komandoların yanında tabancaları olmasına karşın, hayati bir tehlike oluşmadığı sürece kullanmamaları yönünde emir verilmişti. Gemiye ilk çıkış sırasında İsrail askerlerinin “ateş etmeyin” şeklinde birbirlerini uyardıkları dikkat çekti.

Bekledikleri pasif direnişçilerin aksine sokak kavgasını bilen bir aktivist kitlesi ile karşılaşan İsrailli komandolar operasyondan önce aldıkları talimatlarda sadece sözlü uyarılarla bile geminin kontrolünü ele geçireceklerini düşünüyordu.

Yaşanan ilk şokun ardından ikinci İsrail helikopteri geldi ve bu kez sis bombası kullandı. Aynı zamanda geminin arkasına yanaşan bir hücum bottan İsrail komandoları gemiye geçiş yapmaya çalıştı.

Bu süreçte güvertede mücadele eden aktivist sayısı 30’a çıktı ve bu grup teker teker gemiye geçmeye çalışan komandolarla mücadele etmeye devam etti. Bu aşamada eylemciler bir İsrail askerini etkisiz hale getirdi, silahını aldı ve askeri üst güverteden alt güverteye atarak başından ağır bir şekilde yaralanmasına neden oldu.

Ancak bu olaydan sonra İsrail askerlerinin ateş açmasına izin verildi. Bu süreçte karşılıklı silah atışı gerçekleşti. Gemide dokuz kişi hayatını kaybederken, on kadar İsrail komandosu da yaralandı. Toplam yaralı sayısının 50 civarında olduğu belirtiliyor.

İKİ TEMEL HATA

Uzmanlar İsrail’in Mavi Marmara gemisine düzenlediği operasyonda iki temel ve hayati hataya işaret etti. Öncelikle Mavi Marmara gemisindeki aktivistler bir müdahaleye karşı fazlasıyla hazırlıklıydı ve İsrail tarafı bu gerçeğin farkında değildi.

Gemideki eylemciler gemiye çıkmaya çalışan tüm İsrail komandolarına karşı koydu ve İsrail birliklerinin geminin kaptan köşküne ulaşıp geminin kontrolünü ele geçirmesi tam 30 dakika sürdü.

Gemideki aktivistlerin pasif protestocular olduğunun tahmin edilmesi, geminin yolcuları ile ilgili doğru istihbaratın sağlanamaması ve hazırlıkların bu yanlış öngörü üzerine yapılması fiyaskonun temel nedeniydi.

İsrail Ordusu’nun bir diğer hayati hatası operasyona katılan İsrailli komando sayısının azlığıydı. Operasyon için görevlendirilen birkaç düzine komandonun bu kadar kalabalık bir eylemci grubunu kontrol altına alması mümkün olmadı.

Operasyonun bu şekilde bir felaketle sonuçlanmasının bir diğer nedeni İsrail birliklerinin gemiye ani ve toplu bir çıkış gerçekleştirememesi oldu.

Çıkartma sırasında gemide bulunan eylemciler hazır bir şekilde İsrail askerlerini bekledi. Geminin kontrolünü kimseye zarar vermeden ve hızlı bir şekilde sonlandıracak tedbirlerin hiçbiri alınmadı.

İsrail günlerdir sınırlarına yaklaşan insani yardım gemilerinin yolcuları konusunda basit bir araştırma bile yapmış olsa çok daha başarılı bir operasyon düzenleyip, hiç kan dökülmeden bu operasyonu hayata geçirebilecekti.

GEMİLER AŞDOD LİMANI’NDA

Operasyonun ardından gemiler, Aşdod Limanı’na çekilirken, yaralılar sağlık kuruluşlarına sevk edildi. Çeşitli milletlerden oluşan yolcular ise, işlemleri yapıldıktan sonra pazartesi öğle saatlerinden itibaren ülkelerine gönderilmeye başlandı.

İSRAİLLİ BAKAN BEN-ELİYEZER: “Ölümlere üzgünüm”

Mavi Marmara’ya düzenlenen operasyonun ardından İsrail tarafından ilk açıklama Sanayi ve Ticaret Bakanı Binyamin Ben-Eliezer’den geldi. İsrail Radyosu’na açıklama yapan Ben-Eliezer, “Görüntüler kesinlikle hoş değil, ancak ölümlere çok üzüldüğümü söylemeliyim,” dedi.

İsrail Dışişleri Bakanı Yardımcısı Danny Ayalon ise konuyla ilgili yaptığı açıklamada, filoya, insani yardımı Gazze’ye ulaştırmayı teklif ettiklerini, ancak bu teklifin kabul edilmediğini ifade etti. Mavi Marmara gemisine baskın öncesi yapılan uyarıların görüntülerini basına dağıtan Ayalon, filonun asıl amacının Hamas’a silah sağlamaya yönelik denizden bir koridor açmak olduğunu dile getirdi.

http://www.salom.com.tr/news/detail/15839-Hatalarla-dolu-bir-mudahale.aspx

Fethullah Gülen’e kısa ve acılı bir vaaz

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, bugün köşesinden Fethullah Gülen’e “kısa ve acılı” bir vaaz verdi. Hem de “haddim değil ama” diyerek…

Muhterem Hocam!
Demişsiniz ki:
“Gemi yolculuğuna çıkanlar, keşke İsrail otoritesinden izin alsalardı…”
Muhterem Hocam!
Ben günahkar bir insanım. Size vaaz vermek haddim değil…
Ama günahlarıma kefaret olur diye…
Bir şeyler söylemekten kendimi alamayacağım.
* * *
Muhterem Hocam!
Eğer “otoriteye uymak”, çok matah bir şey olsaydı…
Ne Hz. Muhammed Mekke otoritesine savaş açardı…
Ne Musa Firavun’un otoritesine baş kaldırırdı…
Ne de İbrahim Nemrut’un zalim otoritesine itiraz ederdi…
Eğer bize düşen “otoriteye uyum” olsaydı…
Ve başka bir yola sapmamız uygun görülmeseydi…
Hz. Hüseyin Kerbela’da başını vermezdi.
Malcolm X’in vücudu kurşunlarla delik deşik olmazdı…
Köle Spartaküs, baldırı çıplaklarla ayaklanıp çarmıha gerilmezdi.
Mustafa Kemal Anadolu’ya çıkmazdı.
Eğer “otorite” hep haklı olsaydı…
Bugün bile siyahlar otobüslerin arka sıralarında oturuyor olacaklardı.
Zalimler egemenliklerini sürdürüyor olacaklardı.
Vicdanlar kararacaktı.
“Güçlü” hep haklı olacak, “haklı” hep ezilecekti.
Ve sanırım Allah da bizden razı olmayacaktı.
* * *
Muhterem Hocam!
“Sen kim oluyorsun da bana vaaz veriyorsun” demeden önce, bir düşünün isterseniz…
Bilirsiniz, bazen günahkarlar da hak sözler söylerler.