hayaTın

Sevgili Kardeşim;

Hayatın için neler yapabileceğini hayatın olunca anlayabilirsin.

Etrafında dolanan mahlukatların vermiş olduğu yasaların, kanunların, yargıların, kafaya göre hükümlerin içerisinde hayatının olmasının imkaniyatı yoktur.

Yine aynı şekilde senin için sana zorla dayatılan zevkler de buna girdiği gibi. Senin anlayış kabiliyetini bilmeden anlayışsız yaklaşımlar ve bunun sonucunda gelen dayatmalar da sana hayat sunamaz.

Bu baskılar sonrasında ezilen fikirlerin için bir çaba sarf etmeyip boyun eğme pisikolojisine bürünürsen yarın seninde onlardan asla farkın olmaz.

Bu farklılığı oluşturmanı sağlayacak asıl temel öncelikle hayatın senin hayatın olduğunu kabullenmekten geçer. Bu fikri eyleme soktuğunda da kendi hayatın için mücadele ederken sana karşı söylenenleri duymazdan gelir ve senden sonrakilere de aksettirmesin.

Bunu böyle yapmayarak zaten alem için örnek olmuş olursun.  Hayır yanlış bir anlama olmaması için şuna da değiniyorum: Bir hatayı gördüğünde düzeltmelisin. Tüm iyilik ve kötülük doğruları evrenseldir.

Kendi hayatını oluşturmak için kararların tekrar tekrar gözden geçirilmesi gerekip yine sana dayatma fikirler ile değil aydınlatıcı fikirler  ile gelen insanlarla istişare etmelisin.

İkinci adım da alınmış olan kararları harekete geçirmek için eyleme geçmektir.

Kararı alıp bu karar ile hareket etmek;  hurra deyip  alınan karar için çalışıp saldırıp harekete geçmek değildir. Yoksa bu bir konuşmacının son cümlesinde söylemesi gerekeni ilk cümlede söylemesi halinde yapmış olduğu hata ile eş değer örnek taşır.

Hareketçi öncelikle sonuca değil; sonuç için çabalaması, sonuca sabit ve sağlam adımlar ile gitmesi gerekir.  Bu eylem hareketini de bildikten sonra soyut anlamda yapması gereken; çevresindekilere tam manası ile kararının kesin ve ciddi olduğunu hissettirmesi akıllarda kabullendirmesi gerekir.

Bu eylemi kabullendirmesi çevresindekileri de şiddetli bir şekilde sarsması ve şaşırmasından kurtarır.

Üçüncü adım ise kararlılığını sonuna kadar sürdürmesi ve sabır etmesi gerekmektedir.

Sabrın sonu da zaferdir

Peygamber efendimiz s.a.v. ‘sabır eden zafere ulaşır’ buyurmuştur.

Hayatı için de kararlarını sabır ile yürüten zafere ulaşır.

03:00 çatı İstanbul Ammar Yağcı 30 ağustos 2010 ramazan geceleri

إيه اللي جاب القلعة جنب البحر؟

ماذا تفعل لو زارك ضيف متدين فى بيتك؟ ..ربما لا تكون أنت متدينا بالمعنى المتعارف عليه فى مجتمعنا…ربما تكون غير ملتزم بالصلاة فى المسجد..أو صيام النوافل..بل ربما لا تكون لك أية علاقة بالدين على الإطلاق وربما لم تصم أو تصل منذ سنوات…بل ربما تكون لك ديانة أخري غير ديانة هذا الضيف المتدين ولك رؤية أخرى فى الحياة قد تتعارض مع منهج حياة هذا الضيف.
كل هذا لا يهم!..لأن ذلك لن يثنيك عن إكرام الضيف ومحاولة عدم جرح مشاعره أو معتقداته، على الأقل فى الفترة التى سيزورك فيها..ستحاول أن تجعل زيارته سهلة عليه وعليك وستحاول أن تبحث عن أرضية مشتركة للحديث وقضاء الوقت معه.
لا يهم كم المشاكل التى تعكر صفو حياتك فكل الضغوط النفسية لن تمنعك أن تبتسم فى وجهه…ولا يهم حجم الديون التى ربما تكون غارقا فيها فهى لن تمنعك من تقديم واجب الضيافة ولو بكوب من الشاي…المحصلة أنك ستقدم للضيف ما يرضيه هو..من وجهة نظره هو وليس ما يرضيك أنت…وحتى إذا كنت لا تريد أن تكرمه فأضعف الإيمان أن لا تؤذي مشاعره بأشياء تتعارض مع قيمه ومبادئه حتى إذا كنت لا تشاركه هذه القيم…فإكرام الضيف واجب.

الغير معقول والذي قد تعتقد أنه جنون هو موقف أحد أصدقائي الغير متدينين حين زاره شيخ متدين فى بيته…فما أن دخل ذلك الشيخ بيت صديقي حتى قام صديقي وقال للشيخ: “سأثبت لك أنى احتفل بقدومك وزيارتك الطاهرة..فقط أعطني دقيقة”..ابتسم الشيخ الأسمر الذي يشع وجهه نورا وقد جلس فى غرفة (المسافرين) مسبحا…ولكن ابتسامة الشيخ الرقيقة ما لبثت أن تحولت لفم مفتوح (على البحري) من الذهول…فلقد رأى صديقي يدخل عليه وفى يده زجاجة من الخمر ويحمل على كتفه سماعات ضخمة تخرج منها موسيقى صاخبة لفرقة من فرق عبدة الشيطان..ووقف صديقي فى منتصف الغرفة يرقص احتفالا بزيارة الشيخ ثم مال على الشيخ قائلا: (هلت) أنوارك…تشرب بيرة ولا ويسكي يا شيخ إن شاء الله؟

الشيخ هو شهر رمضان وصديقي الغير متدين هو الإعلام العربي الذي نحسن به الظن معتبرين أنه أراد أن يحتفل بقدوم شهر رمضان المبارك (بغشامة) فوضعنا جميعا فى موقف لا نحسد عليه.

تتسابق القنوات الإعلامية فى ماراثون من الفوازير والمسلسلات والبرامج ذات الإنتاج الضخم…ولا أدري ما علاقة رمضان الذي هو شهر روحاني له وضع خاص فى العقيدة الإسلامية بالإنتاج الفنى والدرامي والترفيهي وبرامج قصص (كفاح) الفنانين ..ليكون السؤال المنطقي الوحيد الذي يمكن طرحه أمام هذا التناقض هو:(إيه اللى جاب القلعة جنب البحر)!..

لماذا لا يحترم الإعلام العربي رمضان…لماذا يتحول رمضان إلى شهر ترفيهى بدلا من شهر روحاني؟..لست شيخا ولا داعية… ولكني أفهم الآن لماذا كانت والدتى تدير التلفاز ليواجه الحائط طوال شهر رمضان… كنت طفلا صغيرا ناقما على أمي التى منعتني واخوتى من مشاهدة فوازير (شريهان) بينما يتابعها كل أصدقائي..ولم يشف غليلى إجابة والدتي المقتضبة “رمضان شهر عبادة مش فوازير”.لم أكن أفهم منطق أمى الذي كنت كطفل أعتبره تشددا فى الدين لا فائدة منه..فكيف سيؤثر مشاهدة طفل صغير لفوازير على شهر رمضان؟

مرت السنوات وأخذتني دوامة الحياة وغطى ضجيج معارك الدراسة والعمل على همسة سؤالي الطفولى حتى أراد الله أن تأتيني الإجابة على هذا السؤال من رجل مسن غير متعلم فى الركن الآخر من الكرة الأرضية…كان ذلك الرجل هو العامل الأمريكي فى محطة بنزين اعتدت دخولها لشراء قهوة أثناء ملء السيارة بالوقود فى طريق عملى…و فى اليوم الذي يسبق يوم الكريسماس دخلت لشراء القهوة كعادتى فإذا بى أجد ذلك الرجل منهمكا فى وضع (أقفال) على ثلاجة الخمور…وعندما عاد للـ(كاشير) لمحاسبتي على القهوة سألته وكنت حديث عهد بقوانين أمريكا:”لماذا تضع أقفالا على هذه الثلاجة”..فأجابنى:”هذه ثلاجة الخمور وقوانين الولاية تمنع بيع الخمور فى ليلة ويوم الكريسماس يوم ميلاد المسيح”…نظرت إليه مندهشا قائلا: أليست أمريكا دولة علمانية..لماذا تتدخل الدولة فى شئ مثل ذلك؟..فقال الرجل :”الإحترام.. يجب على الجميع احترام ميلاد المسيح وعدم شرب الخمر فى ذلك اليوم حتى وإن لم تكن متدينا..إذا فقد المجتمع الاحترام فقدنا كل شئ”.
الاحترام…ظلت هذه الكلمة تدور فى عقلى لايام وأيام بعد هذه الليلة…فالخمر غير محرم عند كثير من المذاهب المسيحية فى أمريكا..ولكن المسألة ليست مسألة حلال أو حرام..انها مسألة احترام…فهم ينظرون للكريسماس كضيف يزورهم كل سنة ليذكرهم بميلاد المسيح عليه السلام..وليس من الاحترام السكر فى معية ذلك الضيف…فلتسكر ولتعربد فى يوم آخر إذا كان ذلك أسلوب حياتك…أنت حر…ولكن فى هذا اليوم سيحترم الجميع هذا الضيف وستضع الدولة قانونا يفرض الإحترام فيمنع بيع الخمر ذلك اليوم.وحتى إذا كنت مسلما أو يهوديا أو حتى ملحدا فى أمريكا فلن يمكنك شراء خمور فى هذا اليوم حتى وإن كنت لا تؤمن بأهميته ولا بقدسيته…فبغض النظر عن عقيدتك وتدينك فستجبر على احترام ذلك اليوم.
هكذا أرادت أمي أن تعلمني (احترام) رمضان منذ نعومة أظفاري..فلتشاهد الفوازير والمسلسلات والأفلام كما تحب طوال العام إذا كان ذلك يتناسب مع معتقداتك وأخلاقك..ولكن فى رمضان ستظهر احترامك لهذا (الضيف) الشهر سواء كنت متدينا أم لا.

بالنسبة لى لم تعد القضية فى رمضان قضية هل المسلسلات والأفلام والبرامج الحوارية حلال أم حرام…وليست القضية قضية هل تفسد الفوازير والأغاني المصورة صيامك أم لا…القضية أن الباب سيدق عما قريب ليدخل ضيف كريم بيت كل واحد منا…المتدين وغير المتدين..الإسلامي والعلماني…المسلم والمسيحي…وسيكون عليك بغض النظر عن أفكارك أو أسلوب حياتك أو مدى تدينك أن تظهر لهذا الضيف…الكثير من الاحترام.

Genel Çapsızlık Sendromu

Genel Çapsızlık Sendromu

İnsanoğlu istemek için yaratılmış, Allah’ta kendisinden istenilenlerini vermek için söz vermiştir. Yalnız insan Allah’tan neyi nasıl, ne zaman isteyeceğini bilemediğinden Rabb’ine   suç atar. İnsanın onu  yaratana karşı olan bu tutumu kullar arasındaki olan isteklerinde de daha fazla bilinçsizliğe rahatlıkla yol açabilir. Bu sebepten Allah bile insana taşıyamayacağı yükü yüklemeyeceğinin garantisini verirken;  insan insana taşıyamayacaklarını yükler.
Kişinin Rabb’inden dua ile istemesi  doğrultusunda süre gelişen hareket üç kısma ayrılır.

Bu üç kısma geçmeden önce hayattan beklentiler için sabredilmesi gerektiği tavsiye edilmiş. Sabrın sonu zafer olması için de Allah şöyle buyurmuştur: ‘Ey iman edenler! Allah’tan sabır ede ede namaz kıla kıla yardım dileyin. Allah sabır edenler ile beraberdir.’ .”(Bakara, 2/153)
Bu ayetten anladığımız üzere ki; taleplerde makuliyetten sonra en mühim şey sabır etmektir.
Sabır ederken de bu fiiliyatımızı başı boş bırakmayıp bunu namazlarımız ile desteklemek ve bunun soncunda da kazancın geleceği anlaşılmaktadır.

Öncelikle bilinmesi gerekir ki; Allah kullarının her zaman hayrını ister. Kişi Rabb’inden talep ettikten sonra bölüşen üç kısım ise şöyledir:

1-      Allah’tan usulünce talepte bulunulur.  Allah’ta senin için şartların uygun olduğunu bilir ve duan kabul olur.

2-      Allah’tan usulünce talepte bulunulur. Yalnız şartlar henüz oluşmamış duanın hemen kabul olması senin için hayırlı bir işlem değildir. Bu sebepten dolayı dua yeri ve vakti geldiğinde kabul edilir.
.
Buna örnek olarak salebenin yaşamış olduğu hikayeyi paylaşıyorum:
Ebu Ummet-ul Bahilî’nin rivayet ettiğine göre Salebe İbni Hâtip Peygamber’imize (S.A.V.)
” Ya Rasûlallah, Allah’a duâ et de bana mal versin” dedi.

Peygamber’imiz (S.A.V.) onun bu arzusunu
“Yâ Salebe, şükrünü edâ ettiğin az mal, şükrünü yerine getiremeyeceğin çok maldan daha iyidir.” diye karşılık verdi.
Salabe yine de “Ya Rasûlallah , Allah’a dua et de bana mal versin” diye ısrar etti. Peygamberimiz (S.A.V.) ona :
“Ya Salabe, beni misâl almak istemezmisin? Allah’ın Rasûlu gibi olmak istemezmisin? Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, dağların benim için altın ve gümüş olmasını dilesem, olurlardı.” diye cevap buyurdu.
Salabe bu sefer dedi ki, “Seni Hak dinle peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki, bana mal versin diye Allah’a dua edersen, her hak sahibine hakkını vereceğim., şöyle şöyle yapacağım.”

Bunun üzerine Peygamber’imiz (S.A.V.) “Allah’ım, Salabe’ye mal nasib eyle” diye dua etti. Salabe de koyun edindi.
Salabe’nin edindiği koyunlar böcek gibi üredi. Öyle ki, sürüsüne Medine dar geldiği için vâdiye taşındı. Bu yüzden öğle ve ikindiyi cemaatle kılıp, diğer vakitler cemaatten geri kalmaya başladı. Bu arada sürü üremesine devam ettiği için Salabe başka bir yere taşınmak ihtiyacını duydu ve Cuma’dan başka hiçbir namazı cemaatle kılmamaya başladı.
Derken sürü böcek gibi üremeye devam etti. Salabe de Cuma günleri kervanların yoluna çıkarak Medine’de olup bitenleri öğrenir oldu.

Bir gün Peygamber’imiz (S.A.V.) “Salabe ne yapıyor?” diye sordu. O’na “Ya Rasûlallah, sürü edinince Medine’ye sığmaz oldu” diye başlayarak olup bitenleri anlattılar. Peygamber’imiz (S.A.V.) “Yazık Salebe’ye, yazık Salebe’ye yazık Salebe’ye” diye buyurdu.

Bu sırada “Onların mallarından belirli bir sadaka al, böylece onları temizlemiş ve nefislerini arındırmış olursun. Onlar için duâ et, senin duân onları huzura kavuşturur.”(Tevbe süresi âyet: 103) meâlindeki âyet inerek zekat vermek farz kılındı.

Peygamber’imiz (S.A.V.) Cuheyne kabilesi ile Beni Suleym kabilesinden iki kişiye yazılı bir emirname verip zekât toplamakla görevlendirdi., onlara “Saleb Bin Hatib ile Beni Suleym’den falan adama varıp zekâtlarını alın” diye emir verdi. Adamlar yola çıkıp Salebe’ye vardılar, Peygamber’imizin (S.A.V.) emirnamesini okuyarak kendisinden zekâtını vermesini istediler.
Salebe tahsildarlara “Bu cizyeden başka birşey değil, Bu cizyeden başka birşey değil, Bu cizyenin kardeşidir, gidin işiniz bitince bana yine uğrayın” dedi.

Bunun üzerine tahsildarlar Suleymi’ye yöneldiler. Suleymi onların geldiğini duyunca develerin en semizini seçerek onu zekatlık olarak ayırdı ve tahsildarları onunla karşıladı. Tahsildarlar bunu görünce ” En semiz deveyi vermen gerekli değil, o yüzden bunu senden almak istemiyoruz” dediler. Suleymi “Ne münasebet alın onu, ben gönül hoşnutluğu ile veriyorum. Onu siz alasınız diye ayırdım.” dedi.

Tahsildarlar görevlendirdikleri diğer zekâtları toplamayı bitirince geri dönerken Salebe’ye bir daha uğradılar, zekâtını vermesini istediler. Salebe bu sefer onlara “Yanınızdaki yazıyı gösterin” dedi. Yazıya göz atarken yine “Bu cizyenin kardeşidir, siz gidin ben ne yapacağımı düşüneyim” dedi.

Tahsildarlar Paygamber’imize (S.A.V.) döndüler. O (S.A.V.) onları görür görmez daha kendileri ile konuşmadan “Yazıklar olsun Salebe’ye” dedi. ve Suleymi’ye duâ etti. Tahsildarlar da Peygamber’imize (S.A.V.) gerek Salebe’nin ve gerekse Suleyni’nin nasıl davrandığını anlattılar. Bunun üzerine Allah (C.C.) Salebe Hakkında:
“Onlardan bir kısmı “Eğer Allah bize mal bağışlarsa mutlaka zekat verir ve mutlaka salihlerden oluruz” diye söz verdiler. Fakat Allah onlara mal bağışlayınca onu cimrilik ettiler, arka dönüp sözlerinden caydılar.
Allah da kendisine verdikleri sözden cayarak yalan söyledikleri için O’nun karşısına çıkacakları güne kadar kalblerine nifak ekmek suretiyle onları cezalandırdı.” (Tevbe Suresi, Ayet: 75-77) mealindeki ayet indi.

Bu sırada Peygamber’imizin (S.A.V.) yanında bulunan Salebe’nin bir akrabası, inen ayeti duyunca Salebe’ye vararak ona “Yâ Salebe, anan ölesi, ulu Allah (c.c.) senin hakkında öyle şöyle bir ayet indirdi.” dedi.
Bunun üzerine yola çıkan Salebe, Peygamber’imize (S.A.V.) vararak zekatını almasını istedi. Peygamber’imiz (S.A.V.) kendisine “Allah, bana senden zekat almayı yasakladı” diye cevap verdi.

Peygamber’imizin (S.A.V.) bu cevabı üzerine Salebe başına toprak serperek döğünmeye koyuldu.
Peygamber’imiz (S.A.V.) ona “İşte senin amelin, verdiğim emri yerine getirmedin.” dedi.Peygamber’imiz (aleyhissalatu ve sellem) vereceği zekâtı almak istemeyince evine döndü.

Peygamber’imiz (S.A.V.) Ahirete göçünce Salebe, zekât borcunu Hz. Ebû Bekr’e getirdi, fakat Ebû Bekr de onu geri çevirdi. Arkasından Hz. Ömer’e getirince o da kabul etmedi. Hz. Osman’ın halifeliğe geçişinden sonra da Salebe Öldü

3-      Ve son olarak:Kişi Allah’tan talepte bulunur. Talebe cevap gelmemiş, kişi: ‘duam kabul olmadı’  düşüncesine kapılmıştır. Halbuki gerçekleşen iş böyle değildir.
Hiçbir edilen dua boşa gitmez. Bu dünya da senin için bu duanın kabulü senin için fayda sağlayacak türden değildir. Bu durumda ısrara gerek yoktur. (bknz :salebe)
Peki bu edilen ve kabul olmadığı zan edilen duaya ne olmuştur?
Bu dua sana diğer tarafta adalet terazisi kurulduğu zaman seni cennete koyabilmek için ağırlık oluşturmak için hanene eklenecek olan bonus yerine geçmektedir.

Tüm bu 3 oluşumdan da çıkaracağımız ortak ana fikir yine Peygamber efendimiz S.a.v.’in buyurmuş olduğu gibi dua inananın silahıdırhadis-i şerifidir. Silah kelimesi burada korunma, savunacağı şey olarak tercüme edilir ve isabet olur.
İstekler, talepler neye göre belirlenmesi gerektiğini kişiler ilişkilerinde belirleme hususunda oldukça zayıftır. Ferhat olmayandan dağları delmesi beklentisi  Şirin’i üzdüğü gibi, Meryem olmayandan iffet beklentisi delikanlıyı , daha henüz akil olmayandan olgun tavır beklentisi baliği,
fakir çocuktan ev beklentisi kadını, kapesitesi olmayan talebeden içtihat beklentisi hocayı, gönlünü vermemiş kızın platonik sevdalısı da genç arkadaşımızı üzmektedir.

Bu ve buna benzer örnekler çoğaltılabilir.  Çarpık beklentiler her iki tarafı da aynı derecede üzmektedir. Bekleyen ve beklenilen olarak iki tarafta şaşkınlık ayranını içmiş ve içmeye de çalkalaya çalkalaya devam etmektedir.

Bu denklemsizlikten kurtuluşun tek yolu tarafların birbirlerini iyi tanıyıp, yapamıyorsa tanımaya çalışıp; tanıyabildiği düzeyde istek ve arzularını dile getirmesi gerekmektedir. Aksi takdirde sarf edilen cümleler bir taraftan kolayca sırıtarak süzülürken, diğer taraf için acı bir yutkunmaya vesile olur.

Bu acı yutkunma sonrası iki tarafı da alan veya alacak hal ortak duygu: düşüncedir. Bir taraf ‘olur mu?  ‘ diye düşünürken, diğer taraf ‘nasıl olurda böyle bir talep olabilir? Çapımdan haberdar değil mi?’ diye düşünür.

Sonuç olarak iki tarafta bekleyiş içerisinde olur. Bir taraf -daha iyi tanınma-yı. Diğer tarafta
-olmalı- yı  bekler. Burada yük ise beklentide olanda değil, beklentiye cevap verecek olanın beklentiyi gerçekleştirebilme  kaygısını taşıyanda olur.

Çünkü bekleyişler hiç bitmez..

ramazan geceleri
17 Ağustos-2010- 02:05-
Çatı-İstanbul/Ammar YAĞCI

ikibiriki

hayat mecmuasında sağa ve sola dağıtılıyoruz. Bazen bilerek bazen bilmeyerek. işte bu sebepten yönümüz her zaman belli oluyor. Abonelerin haneleri sabit olduğu sürece.

 Üzerimize işlenenlerde problem var bizim için. işlenilenler bizlerin isteiği ve tercihi doğrultusunda oluşmamıştır.

 Dengesizlik, isteklik, kaçamak, karışıklık v.b kavramlar bu sebepten işlenilen bedenimizde sürekliliğini korur.

Yine nereye bakıldığı önemli olmayan beraber bakınıldığı manası yüksek olan haz noktasındayız.

8-8*10 kabataş -ammar yağcı

gemiler..

İsrail askerlerinin saldırısına uğrayan gemilerin İskenderun Limanına demirlemesinin ardından İHH yöneticileri limana geldi.

İHH Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Oruç, Hatay İnsani Yardım Derneği Başkanı Zekeriya Kanat, Yönetim Kurulu Üyesi Kemal Kemahlı ve Filistin Gönüllüleri Platformu üyeleri İskenderun Limanı önünde Filistin ve Türk bayraklarıyla ile toplanarak, İsrail aleyhine slogan attı.

Grup adına açıklama yapan İHH Yönetim Kurulu Üyesi Oruç, 31 Mayısta gemilerin uluslararası sularda İsrail’in korsanlığı ile karşı karşıya kaldığını söyledi. Akdeniz’in ortasında İsrail’in yaptığı korsanlığa hiç kimsenin sesinin çıkmadığını dile getiren Oruç, “24 Mayısta İstanbul’dan 10 binlerle uğurladığımız gemilerimizi, saldırıdan 68 gün sonra İskenderun’da karşıladık. Türkiye’de bütün şehirlerde, ilçelerde ve bütün merkezlerde insanların kuruş kuruş para toplayarak satın aldıkları bu üç gemi İskenderun’da. İnsanlığı, insani yardımları yüklediğimiz, dünyanın 36 ülkesinden her yaştan her dinden, toplumun her kademesinden kişilerin birlikte olduğu bu gemi uluslararası sularda İsrail’in korsanlığı ile karşı karşıya kaldı. Bütün dünya korsanlık deyince Somali’yi hatırlıyor. Ama Akdeniz’in ortasında İsrail’in yaptığı bu korsanlığa hala hiç kimsenin sesi çıkmadı” dedi.

31 Mayıs gecesi İsrail’in 9 Türk vatandaşını şehit ettiğini hatırlatan Oruç, “Bu saldırıda 54 kişi ağır bir şekilde yaralandı. Bir kardeşimizin yarası hala çok ağır ve tedavisi devam ediyor. Türk hükümetinin İsrail’den 5 isteği vardı. Bu şartlardan bir tanesi bugün yerine getirildi. Biz artık İsrail’in diğer şartlarımızı da yerine getirmesini bekliyoruz.” ifadelerini kullandı.

Oruç, gemilerde kriminal ve hasar tespit çalışmalarının yapılacağını söyledi. Oruç, gemileri nasıl değerlendirecekleri konusunu önümüzdeki günlerde netleştireceklerini belirtti.

Mavi Marmara gemisinde bulunan İskenderunlu şehit Cengiz Akyüz’ün oğlu Furkan ve kızı Beyza da limana geldi. Akyüz, “Gemiyi gördüm ve yorgun gözüküyordu. Bizim bu yardımların içinde olmamız lazım. Bayraklar yırtılmış, kurşun izleri var, tahrip edilmiş ama tüm bunlar inşallah düzelecek.” şeklinde konuştu.

neden sevildiği yer değil

 

İnsan sevdiği yerde mi yoksa sevildiği yer de mi kalmalı?
Bu soruyu takriben 4-5 aydır hem kendime hem de diğerlerine soruyorum.
Kendim için vermiş olduğum bir cevap var. Bunu konuşuyorum çevremdekilerle.
Etrafımdakilerden aldığım cevaplar şuan için eşit dengede. Sevdiği yere kalmak isteyenler ile sevildiği yerde kalma isteyenlerin hayata bakışlarının farklılığı açıkça görünmektedir.
Yine sevdiği yerde kalmalı diyenlerin hemen hemen hepsinin bir çok noktada ortak yanları vardır. Aynı şekilde bu durum sevildiği yer diyenler içinde geçerlidir.
O zaman insanoğlu  her konuda bölündüğü gibi duyguları ile başa çıkabilmede de yine iki gruba ayrılmıştır.
Ben kendi tezimi savunmak istiyorum.
İnsan önce sevildiği yerde kalmamalı. sonrasında sevildiği yerde kalmalıdır.
Bunu ben iki bölüme ayırıyorum.
 
Sevildiği yerde kalmak insanın acziyetini gösterir. Ve sürekli, sağlıklı mutluluk kazanma oranı düşer. Çünkü; sevildiği yerde kaldığı süre içerisinde sevdiği yer olmadığının farkına vardığında bu tercihi yapmış olmanın acısını zaman içerisinde çekecektir. Artık tercih bir kerelik verilmiş ise buna tahammül etmek için sevildiği yeri sevmeye beynini ve duygularını zorlamak zorunda kalacaktır.
Bu ise insana zaman içerisinde kalp spazmına doğru yol almasında yardımcı olur.
 
Sevdiği yerde kalmak. Bu birazcık daha insanın kendi gücüne inanması ile alakalı bir durumdur. İnsan sevdiği yeri çok iyi işler. Çünkü orasını çok seviyor, tüm bnliğinde tamami ile hissediyordur. Hissettiği nokta ile sevdiği yeri doldurduğu süre içerisinde zaman ona fayda verecektir. Beslenen bir ağacı burda basit bir örnek olarak alabiliriz.
Sevdiği yerde kalması onun inandığı yerde olması manasını taşır.
 
Sevildiği yer ona faydayı geç sağlar. Çünkü kendi eksiklerin sevildiği yerdeki belirtili veya belirtisiz nesneler sağlar.
Sevdiği yerde kalması ise faydanın direk insanın kendi içerisinden gelmesinin göstergesidir.
Sevdiği yerde kalan kişi o bahçeyi çokgüzel şekilde besleyebilir.
 
Burdaki cümleler tamamen ‘BENce’ yi oluşturmaktadır.
 
Bunları düşündüğüm vakit sonlarında karşıma şu sözcükler çıktı:
”Sevilmek mutluluk değildir, mutluluk bir başkasını sevmektir. Kendine ne kadar uzak durursan, sevmeye o kadar yaklaşmış olursun. Kendine inanmak, Tanrı’ya inanmak, evrenin gerçekliğine inamak sana sunulanları sorguladığında başlayan süreçtir.
Dünyayı sevmek için  önce kendinden nefret etmen gerekir.”
 
Yukarıdaki cümlenin sahibi -HERMANN HESSE-
 
Bu cümle ile karşılaştığımda karşımdakilere anlatmak istediklerimi hali hazırda kurulmuş olduğunu gördüm.
İnsan sevdiği yerde, sevdiği kalpte kalmalıdır. İki taraf için de aynı işlem, aynı gözlem oluştuğu zaman kişi gerçek saadeti bulmuş hatta kaynağını partneri ile beraber oluşturmuş demektir.
 
Bunun aksinde öncelik sevildiği yer olduğuda ; kırıntılar dahi olsa eksiklikler oluşacaktır.
Eksikliklerin oluşmaması için sevdiği yerde olmalıdır.
 
 31-7-2010 ammaryagci istanbul 06:08