Nereye Kadar – Eşref Ziya Terzi

Facebook üzerinden seyretmek için tıklayınız 

Çocukların gözleri alışmasın savaşa

Alışmasın gözyaşına Felluce çocukları

Umut beslesin yüreğinde aydınlık yarınlara

Bırakın yaşasın umutlarıyla Felluce çocukları

Bu kan nefret nereye kadar nereye kadar bu zulüm

Bitsin artık mahşere kadar bitsin artık bu ölüm

Dont let the childrens eyes

To get used to wars

Dont let the children of Felluce

To get used to tears

Let them to feed the hope within their hearts

For the tomorrows,tomorrows bright

Let them to live with their hopes

Let them the children of Felluce

This blood ,this hate

When will all end?

More will it take?

Let the death to end ,just let it to end

Until everything

Come to well -known end

Mavi Marmara Röportaj (3)- Ammar YAĞCI

Yazının II. Bölümü için tıklayınız
Dikkat: Bu Röportaj sefer sonrası ilk haftalarda gerçekleşmiştir. Bu sebepten gemi içerisinde cereyan eden hadiselerin bazıları o an duyduklarımızdır. Şehitlerimizin şehadet anları daha sonra diğer yolcular tarafından anlatıldığı şekildedir. 

Saat tam kaç bu arada?

Dört civarı. Namazın ikinci rekâtındayız. Herkes imama secdeye gitmesi için tekbir çekmeye başladı. O arada düşündüm imam şehadete ereyim diye düşünürse; bu kadar insan… (Gülüyor) Baktım, bozacağım namazı bozamıyorum ama insanları bir görseniz şöyle namaz kılıyor: bir ayak sabit eğilip bakıyor tekrar yerine dönüyor. (Gösteriyor-gülüşmeler) Orada âlimler yönetim başkanı vardı. O namazı bozdu. O bozunca dedim, hoca bozduysa hacı hepten bozar. Ben de bozdum geçtim nöbet yerime. Yerime geçtiğim zaman ateş geldi. Plastik mermi atmaya başladılar. O zaman dedim ki, gelmişler. Allah-u Ekber! Hakikaten şaka değil, İsrail askeri. Yani böyle bir şey beklemiyorsun. Ateş ediyorlar ama gelemiyorlar..

O videolarda gördüğünüz zincirler, demirler, sopalar onlar geminin içindeki malzemeler. Biz orada gemiyi kullanıyoruz. Ne bombamız var ne bir şeyimiz var. Her grupta eldivenli bir kişi var. Bunlar gelen bombaları geri gönderiyor. Bu arada geminin önüne bindirme yaptılar. Zaten önemli olan kaptandır. Kaptan köşkü düşerse gemi de düşer.

Burada durup bir parantez açıyorum. Korku demiştiniz, ona gelelim. Arafta kaldık. Karşılık verecek miyiz, vermeyecek miyiz? Karşılık vereceksek neyle vereceğiz. Aklıma Ahmet Mercan’ın bir şiiri geldi: Taş.

“Attığın taşı taşır melekler

Büyütür götürür hedefe kadar

Süleyman seni seyreder sana güvenir

Mescid-i Aksa nın kapılarında”

O halde dedim, attığımız taşları melekler götürür, büyütür hedefe kadar. Mermiler gelmeye başladı, ben orada bir çöktüm, eğildim. Çünkü çatır çatır atıyorlar. Dizlerim titriyor. Arkadaşım ayakta. İşte bunun faydası bu, mantık ve teslimiyet farkı bu oluyor bu durumda. Arkadaş demirlere vuruyor, Allah-u Ekber diye. “Oğlum otur, kafana yiyeceksin.” diyorum. Çünkü elimizde bir şeyimiz yok. Neyse o oturmadı. O oturmayınca ben de kalktım.

“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.” (2/250)  İnsanlara her zaman şunu söylüyoruz: Kur’an okuyun. Biz zaten Kur’an’ı okuyoruz değil. Kur’an’ı yaşayın. Ne kadar çok Kur’an’ı okursak o zaman yaşadığınız anda ayetler geçer. Hakikaten öyle. Bunu ben hayatımda hep yaşıyorum. İş başa düştüğünde bu ayetlerin gücü gümbür gümbür geliyor. Burada Yunus suresindeki bir ayet de aklıma geldi. Denizde Rabbinizi hatırlarsınız sonra Rabbinizi unutursunuz, anlamında… (Yunus suresi 22-23)  La ilahe illallah…

Güveneceğin hiç kimse yok. Tut ki boğulacaksın, ölümü göze alarak gidiyorsun gerçi ama askerler de gerçek. Adamların ellerinde bazuka var, plastik mermi var, ama belki gerçek mermisi de var. Derken bunlar yaklaştıkça yaklaştılar. Biz adamları suladık, işte sapanla misket atanlar falan oldu. Bunun üzerine askerler helikopterle yukarıdan kaptan köşküne bindirme yaptılar. Bu görüntüyü seyretmişsinizdir zaten. Helikopterin geldiği yer benim arka tarafımdaydı. Üst kattan iple indiriyorlar. Bizim Diyarbakırlı bir abi var ipi kendine doğru çekiyor. Gelen askerler bu abinin kucağına. Bunun kucağına geleni de artık pataklanıp içeri atılıyor. Ama öldürme kastı yok kesinlikle zaten yasak.

Peki, İsrail askerleri bunu nasıl algılıyor? Yani askerimizi içeri alıp zarar verecekler olarak mı algılıyorlar?

Altlarına yaptıkları için… Bunu ciddi manada söylüyorum. Yani gemide can bebe aradık leş gibi kokuyordu. (Gülüyoruz) Korku derken ikinci kısım da bu…

Her neyse, onları aşağı aldılar. Ellerini bile bağlamadık. Su içirildi onlara hatta. Çünkü biz oraya silah kırmaya gittik. Kendimizi korumak için askerlerin silahlarını alıp denize atanlar oldu. Çünkü biz buyuz. Biz, Selahaddin-i Eyyubi’nin izindeyiz. Selahaddin, Kudüs’e girince Kudüs kralı ne demişti? “Biz bir yere girdiğimiz zaman şehirdekileri öldürürüz, evleri yakarız, kadınların ırzına geçeriz. Siz böyle yapmadınız” demişti. O zaman ne demişti Selahaddin? Ene Selahaddin’’ dedi. Bunun için burada değil miyiz yani?! Öldürme yok. Sadece müdafaa var.

Arkadaşınızı öldürmüş siz bir şey yapamıyorsunuz. Yani beyaz atlet sallayanı bile vurdular öyle söyleyeyim. Hiç şakaları yoktu. Ciddi anlamda saldırdılar. Hatta bizim basında sorumlu olan abimiz vardı. Fotoğraf çekerken tam alnının ortasından vurdular. Hiçbir şey yapmamıştı, direk alnının ortasından… (bu arada biz şok olmuş bir vaziyette dinliyoruz) Tabii siz şu an üzülüyorsunuz. Ama ajitasyon yok.

Yok, olayın vehameti… Peki adı neydi abinin?

Cevdet Kılıçlar.

Aman Allahım…

Bir ben yukarıyı tam göremiyorum. Yukarıdan gerçek mermi yağıyor. Furkanın şehadeti de böyle gerçekleşti. O da alt kattaydı tam benim arka tarafımda. Yukarıdan asker tak tak beş tane kurşun indiriyor Furkan’a. Furkan Rabbiyle buluşuyor. Benim çaprazıma ateş ediliyor ben göremiyorum ama arkadaşım sayıyor, altı, yedi… (Bu ikinci helikopter- on on bir on iki) inen askerleri sayıyor… Hepsi gerçek mermili. Bu arada mermiler falan geldi, askerler de inince yukarıdaki herkes şehit oldu. Sonra bize dediler ki yukarı çıkın. Yukarı çıkarken yukarıda kimse yokmuş. Merdivenle yukarı çıkarken bizim bir abimiz aşağıda bizi bir eliyle tutuyor ve mermiler geliyor yukarıdan… Oradan birisi diyor ki, “Destek için yukarı çıkın!” Ne yapılabilir ki…

Ayağımdan bir plastik mermi yedim. Ama adamlar öylesine atmıyorlar. Silahların hepsi lazerli sniperlı. Adamlar komando sonuçta. Nokta atışıyla öyle bir yere atış yapıyor ki tam bileğime. Adli tıpa gelince gördüm ben de. Demek gerçek mermi yeseymişim oradan, ömür boyu bir daha basamayacağım. Sonra çıktık yukarı. Ateş etmeye başladılar, cam falan kırıldı. Bizim arkadaş vuruldu falan… O arada, bir askeri içeri aldı, o moral oldu. Kapı da küçücük güverte kapılarını bilirsiniz. Yukarıdan çaprazdan mermiler geliyor. Duvarlar falan hep kan bu arada. Mermiler geliyor ama hep teğet geçiyor. Orada bir korku oldu. Korku dediğim İsrail askerinden korkmuyorsunuz, başka bir şey… Daha değişik bir şey… Çünkü adamın elinde silah var ama “höt” diyorsun kaçıyorlar. Allah-u Ekber deyip elimizle demirlere vurduk adamlar ürktü. Yani bundan bile ürküyorlar.

Bölüyorum ama bir şey diyeceğim. Bildiğime göre gemidekiler beyaz bayrak salladıktan sonra İsrailli askerler ateşe devam etmişler.

Tabi o atletini sallayan adam vuruldu.

Bu hangi aşamada oldu?

Bu işte 55 dakikalık aşamada. Bu arada İsrail askeri elinde hiçbir şey olmayan bir toplulukla 55 dakika uğraşıyor yani. Sonrasında işte kaptan köşkü düştü, içeri girmek zorundayız. Aşağı bir indik ki kan denizi… Ayağın kayabilecek derecede kan var. Ben ilk defa aşağıda içeri giriyorum. İçeride yaralılar ölenler… Orada hüzün başladı işte. İlk defa benim için hüzün o an başladı. Elli civarı yaralı var. Ne yapacağız, teslim olacağız ama teslim olamam diyenler de var. Kolay değil yani. Ben oturdum kimseyle konuşmuyorum. Kendi kendime diyorum ki “Ammar, bundan sonra konuşmak sana haram.” Hakikaten bunu düşündüm çünkü ben İstanbul’a bu yüzle dönemem. Emanetçisin bunun için yaşıyorsun. Öldün-yaralandın bunlar hiç umurunda değil. Ne olacaksa olsun. Başladım ağlamaya. Ama nasıl… Arkadaşım diyor şimdi güçlü olmanın zamanı falan… Biraz toparladım kalktım gittim şehitlerin yanına. Yıllarca duyduk. Şehitlerin kanları kokar. Dedim “Gidip şehitlere bakacağım. Eğer dedim kanları kokuyorsa biz doğru iş yapıyoruz.” Önce Cevdet Abi’nin yanına gittim. O kadar yumuşaklar ki soğuma falan hiçbir şey yok pamuk gibiler. Gider gitmez o kadar şaşırdım ki Filistin bayrağına sarılı şehit, Türk! Buradaki duyguyu anlatamıyorum. Kanına bandım elimi kokladım. Kokuyor! Dedim bu kutlu bir dava. Yakın bir arkadaşım var, Erdem. Onun yanına koştum. “Koş, şehitlerin yanına, mucize gerçek.” Sonra Erdem bunların kanlarını yüzüne sürmüş misk niyetine… Bu yaşanılacak bir şey yani. O şehitlerin kanları yerde kalmıyor yani. Ve gerçekten Allah onları seçti. Hepsi salih insanlardı. Biz hak etmedik; belki de: ‘’Müminlerden öyleleri vardır ki Allah sözlerini tuttu bazıları da vardır ki onlar da beklemede… (Ahzab 23)

Ondan sonra bizi teker teker aldılar. Yukarı çıkardılar güverteye. Yerler ıslak. Herkesin elini bağladılar. Kafalara vurdular… Onları anlatmıyorum. Ben genel içerikten bahsedeceğim. Yer ıslak, merdivenden çıkıyorum. Üstümüzde helikopter var. Akdenizin tuzlu suyunu üstümüze atıyor. Kavruluyoruz. “Otur” dedi. “Hayır” dedim “Niye” dedi. Dedim, “Burası ıslak üşütürüm” Herkes bir kahkaha attı. Erdem de arkamdan geliyor. Erdem ile 4 gün sonra İstanbul’da buluştuk. Erdem diyor ki, “Abi seni en son gördüğümde bir asker sana vuruyordu.” Bence bir sıkıntı yok. Sıkıntı haberdar olamayanlar için. Orada biz dayak yiyoruz İstanbul sokaklara dökülüyor. Ama bizim içimiz rahat.

Şunu düşünüyorum, adamlar bizi aldı yani şakası yok. Dedim, “İsrail devletini kabul ediyorum.” Derler ya, İsrail devletini kabul etmiyorum onlar yalan yani. Adamlar bizi resmen aldılar. İşte böyle 12 saat bekledim. Başpiskopos vardı onunla konuştuk. Namluya karşı namaz kıldık ilk defa bir Filistinli gibi. Biz secdedeyken asker  titriyordu bunları gördüm. Ayağını kaşırsın üç tane namlu uzatırlar. Yani bu kadar ödlek bir millet yok. Ama bu kadar vahşisi de yok. Sen korkmuyorsun ama ölebilirsin de… Aynı elbiselerle belki altı yedi defa terledim, üstümde soğudu. Böyle limana geldik Aşdod’a inemiyoruz.

Bize yemek dağıttılar. Kendi yiyeceklerimiz zaten. Su dağıttılar. Sulardan zehirlendiler falan diyorlar; ama ben içtim. Ondan sonra adamına göre bir yere götürdüler. Oradan giderken vuruyorlar iki tanesini kucağına düşüyorsun. Yani abuk sabuk rahat tavırları var. Bir de fotoğrafımız çekildi.

Sorguya gittik. Dediler ki, “Kapalı bölgeye geldiğinizin farkında mısınız?” Dedim, “Gazze’ye gidiyoruz, kapalı bölge olduğundan haberimiz yok.” Dediler ki “İsrail’e izinsiz geldiniz.” La ilahe illallah! Sanki iki gün önce onlar bizi almamışlar, izinsiz diyorlar! Böyle espiri de yapıyorlar ben de güldüm. Dedim, “Siz beni aldınız.” Dediler “Gemiye niçin bindiniz?” Dedim “Biz yardım için geldik neresi olsa yardıma gideriz.” Biri Türkçe diğerleri İbranice önüme dört kâğıt uzattılar. Dedim “İmzalamayacağım.” Ne yazdığını anlamıyorum ki, tercüme etmiyorlar. Türkçesinde “On yıl buraya gelemeyeceksiniz” yazıyordu. İmzalamayacağımı söyleyince dediler, “Mahkemeye gideceksin.” İyi dedim. Çıkarken dedim “Şimdi soru sorma sırası bende. Sizin dedim uluslararası on iki mil hakkınız var. 40 mil olsun, siz İsrailsiniz. Ama dedim bizi yetmiş beş milden alıyorsunuz.”

Dedi ki, “Yüz bire kadar hakkımız var.” Dedim, “Niye o zaman bizim duygularımızla oynadınız, gelip Antalya’dan alsaydınız o kadar heyecan yaptık” (Gülüşmeler)

Ne tepki verdiler

Onlar da benim gibi güldü. Sonra hapse doğru gittik. Bize yemek konusunda güzel baktılar. Ama çok uğraştırıp bekletiyorlar.

Sigara falan verdiler mi?

Sigara içenlere sigara verdiler ama ateş vermediler. Resmen oynuyorlar yani. Neyse devamında bindik otobüse gittik. Otobüste zafer işareti yaparak gidiyoruz. Bazılarının pasaportlarını verdiler bazılarınınkini vermediler. Memduh katliamında başkalarının pasaportlarını kullanarak saldırıda bulunmuşlar. Dubaide olmuştu Memduh katliamı. Pasaportu alınanlarla da ne yapacaklar Allah bilir.

Bir gazetenin muhabiri tutukluyken İsrail tarafından kötü muamele görmediğini söylemişti.

Normaldir. Çünkü onlar bizlere “Eylemci” diye baktı. Yarın öbür gün terörist diyenler de çıkabilir çünkü Furkan için, okuduğu okuldaki müdürünün “…Şehit olmuştur” yazısına karşılık bir gazete ilk gün bunu manşet attı. Geçen gün de bir basın mensubu şunu demiş: “Terör okulu.” Buradan insanlara şunu söylüyorum: Gemideki bu insanlar için yürüyüş yaptınız (yapanlar için söylüyorum) bu eylemleriniz bir hafta içinde boşa gidecek. Bunu unutmayın. Bununla ilgili şimdiden yazılar yazmaya başladılar. “İslamcılar” adı altında saldırılar başladı. Bu insanlara ses çıkartılmazsa bu yürüyüşler boşa gitmiştir. Dolayısıyla yürüyüş yapanlar buna sadık olsunlar. Çünkü biz iki gün sonra terörist olacağız.

Basın mensuplarının olması iyi oldu ama buna rağmen bazı televizyon kanalları saldırının olduğu o gün alt yazı dahi geçmemişler. Yine de her şey net değil sanırım. İsrail bilgi kirliliğinde de bulunmuştu. Ölenlerle yaralıların isimlerinin karıştığı söyleniyordu.

Evet, net değil. Zaten videoları izlerseniz denize atılan insanları da görürsünüz.

Uçağa binişiniz nasıl oldu? Bazılarının anlattıklarına göre uçağa binince yolcular bir duygu boşalması yaşamışlar.

Uçağı gördüm “Burası Türkiye’nin mi?” dedim. “Evet” dediler. Az kalsın yeri öpecektim. O kadar bir duygu boşalması oldu. Değişik bir durumdu. Uçağa bindik bir alkış bir alkış… Her gelen bir sonrakini alkışlıyor.

Babamı aradım. Baba, dedim İsrail’deyim. Bunu hayatımda ilk defa kullanıyorum. Sorguluyorlar, vahşiler ama cahiller.Düşünsene seni böyle yetiştirseler… Seni ne kadar suçlayabilirim ki… Bizim yurdumuzun çeşitli yerlerinde taş atan bomba patlatan çocuklara biz kızıyor muyuz? Biz bir yeri fethetmeye giderken halka hiç kızdığımız görülmüş mü? Yoksa orayı aldığımız için halktan çiçek mi almışız? Hazret-i Ömer Kudüs’ü feth ettiğinde kan mı döküldü yoksa anahtar mı teslim edildi? Bunları da düşünmek lazım yani. Tabi gerçek Müslümanlar olursa… Endonezya Malezya nasıl Müslüman oldu? Oraya giden tüccar Müslümanın adaleti sayesinde olmadı mı? Acımak lazım diye düşünüyorum. Biz o kadar zor durumda olsak bile üzerimizde öyle bir hal vardı ki adamlar korkuyordu adeta.

İsmet özel’in “Gözlerim nemli değil gözlerim namlu diye biz sözü var.

Evet öyle. Ki orada Müslüman olmayan bir Sırp İsrailli askere öyle bir bakıyordu ki İsrailli asker dayanamadı gözlerini çevirdi. Sadece Müslümanlar üzerinde bu hava yoktu yani.

Bir de şunu merak ediyorum. Siz oradayken bizler ne yapılmalı tartışmaları yapıyorduk. Kimisi diyordu işte İsrail’e asker gönderelim. Hatta hükümet ve ordu buna yanaşmadığı için onları suçlayanlar oldu. Siz orada asker gelmesini beklediniz mi ya da gerekli miydi sizce İsrail gemiyi almakla Türkiye’ye savaş ilan etmiş değil midir?

Değildir. Çünkü gemimizin bayrağı adını bile tam bilmediğim bir ülkenin bayrağıydı. Türk bayrağı takılsaymış geminin yola çıkışı uzayabilirmiş öyle söylediler. Türk bayrağı çekilmedi. Dolayısıyla savaş ilanı sayılmaz.

Pekala… Konuşmamızı burada sonlandırmak durumundayız. Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Rica ederim. Burada belirttiklerimin detaylarını sırası ile Mavi Marmara Günlükleri’nde yazmaya çalışıyorum. Takip etmek isteyen kardeşlerimiz oradan faydalanabilirler. Allah’a emanet olun.

Mavi Marmara Röportaj (2)- Ammar YAĞCI

[Mavi Marmara’da bulunan Şarika Üniversitesi öğrencisi Ammar Yağcı ile İstanbul Üniversitesi DKAB öğrencisi Sezai Alp Çelebi bir söyleşi gerçekleştirdi.

Söyleşinin ilk bölümü için tıklayınız.]

Dikkat: Bu Röportaj sefer sonrası ilk haftalarda gerçekleşmiştir. Bu sebepten gemi içerisinde cereyan eden hadiselerin bazıları o an duyduklarımızdır. Şehitlerimizin şehadet anları daha sonra diğer yolcular tarafından anlatıldığı şekildedir. 

Ben şunu merak ediyorum. Güney Kıbrıs Hükümeti yardım etmeyeceğini söylemişti. O safhayı takip edemedim. Nasıl oldu, oradan geçtiniz mi?

Geçtik. Aslında işin o kısmından haberim yok. Düşünün siz gemiye yukarıdan bakıyorsunuz; ben avucun içinde yaşadığım için göremiyorum haritayı. Basında görevliydim orada. Arapça İngilizce bilen bir eleman vardı, beni nöbetçi olarak oraya diktiler. O nedenle basından ne duyarsam o kadar. Tabi yalan haber de çok. Yunanistan’ın gemisi bozuldu dendi, bekledik. İrlanda gemisi arızalandı dediler, Antalya’da bekledik. Üç gün de Akdeniz’de bekledik ya da bir buçuk gün. Kaç gün bekledik bilmiyorum orada gecenin gündüzün bir anlamı yoktu çünkü.

Orada nöbet tutuyorsunuz saat 8’den akşam 20’ye kadar; yorgunluktan ölüyorsunuz. Ve 600 küsur kişi gemide olduğu için sabah namazına kadar uyumak istemiyorsunuz. Çünkü tanışacak bir sürü insan var. Hemen hemen herkesle tanıştım. Orada da güzel bir ortam oldu. Hani hümanizm falan dedik ama işi götürenler yine Müslümanlardı yani. Salah vardı aramızda Kudüs muhafızı. Sonra başpiskopos vardı yirmi üç yıldır sürgünde. Yemen, İsrail, Mısır milletvekilleri vardı. Ramazan KayanÖmer KaraoğluHakan Albayrak ve onun kardeşi vardı. Bütün kanalların spikeri vardı. Onlarla güzel muhabbetler geçti. Öyle güzel bir ortam vardı ki Araplar, Ömer Karaoğlu, Mikail marş söylüyor.

‘Sabret Kudüs’ Grup Genç’in bir marşı vardır bilir misiniz?

“Dayan kanlı mescit, Mescid-i Aksa

Bu zulüm işkence sürmez asla

Filizlemiyor kutsal yüce dava

Kâfirlerin yapmadığı kalmadı

Filistin, Filistin sabret az kaldı…”

“Yalan” deyip dinlemedim bu parçayı. Çünkü sabret az kaldı deyip Müslümanlar kendisini kandırdı yıllarca.

Sabır; yerinde otur, bekle gibi bir sabır mı?

Hayır, biz kendimizi öyle kandırdığımız için…

Onlar gayet anlamlı sözler sabret, tevekkül et falan.

Öyle değil, 62 yıldır o yüzden devam ediyor ya Kudüs’ün işgali.

Hayır, öyle algılanması doğru değil.

Şunu demek istiyorum, yani o zaman cümlemi silip baştan alıyorum. “Sabret, az kaldı” cümlesi ya da meydanlardaki “Gazze diren” sözleri… Bunların hiçbir faydası yok. Çünkü büyük ülkeler kendilerine savaşacak büyük sebepler oluşturur. Güçlü, büyük kalması için… Siyasi konuşmak istemiyorum ama bu da böyle. Dolayısıyla sabret az kaldı kelimesi benim için hiçbir mana ifade etmez. Çünkü yıllarca meydanda yürüyorsun ama değişen bir şey yok. Yine hep aynı eylemler, aynı şeyler, yine Müslümanlar aynı şeyleri içer. Coca Cola içilir, Kurtlar Vadisiyle coşulur. Namazlarda bir iki gün Fetih Suresi okunur, ondan sonra Arielle çamaşır yıkanır. Yani sonuçta meydanlarda yürürsün kendini kirletirsin yine onların ürünlerini kullanırsın ve sıkıntı yoktur senin için. Çünkü direnmeyi göze almazsın. Şuraya gelmek istiyorum, gemideki ortamdan falan bahsettim ya gemiye binince bu marşı açtılar. “İşte dedim, bu marş şimdi!”

Tamam, şimdi sorun yok

Tamam mı? Bunu demek istiyorum. Yanlış söylemişsem düzeltmemi şimdi yapayım. Bu marş şimdi! Çünkü yıllarca yapılan boykotların, yapılan yürüyüşlerin meyvesi yenilmeye başlandı. Demek ki bu marş bu otobüsün içerisindekiler için. Evet, biz söyleyebiliriz. Bu bencillik oldu bunun da farkındayım. Ama duaları da unutmamak lazım. Bizler de ümmetin elçiliğini yapmış olduğumuz için yine genellemeye geliyorum. Bu şarkılar hepimizin.

Boykotlar devamlı olmuyor. İki gün boykot ediyor adam, “Hadi bu sefer de başka bir ürün alayım.” Diyor. O ürünü kullandıktan sonra yine gidiyor eski kullandığı boykot ürününü alıyor.

Bizim mahallemizde Kuyulu Camii var. Orada eğitim ve yaşatma derneği var. Üç sene önce Gazze savaşı olduğu zaman bu dernekte bir uygulama başlattık. Bu ürünlerin hepsinin boykotu mümkün olmuyorsa Haznedar Mahallesi’nde ne yapabiliriz diye düşündük. On iki madde seçtik. Dedik ki, bu maddeleri almayarak bu ürünleri bu mahalleden kaldıracağız inşallah. Diğerlerini kullanın,  on iki ürünü boykot ediyoruz. Çünkü bir şeyi bir bitirelim, halledelim. Yani tedricen başlayalım.

Gemiye dönelim. Benim Filistin kutrasına yani poşuya sarılı bir defterim vardı. Ona gemidekilerin yazılar yazmasını istedim. Hatıra gibi işte. Bilmediğim dillerde yazanlar falan da var ama olsun siz yazın (belki bir gün anlarım.) Hatta “Okumayacağım merak etmeyin” falan dedim. Gerçekten de hala okumadım. Gemiyle ilgili hiçbir video izleyemiyorum falan, böyle psikolojik problemler de var tabi. Sonra Pazar günü oldu. Yine köfte yaptılar. Bu arada orada köfte yediğimiz yerin adı Cafe Gaza. Orada çok güzel bir ortam vardı. Ayrıca herkes üç köfteyse üç köfte. Açlık da var tabi ama yemeyip yedirmek düşüncesi vardı. Ortam çok sıcaktı, daha önce hiç tanımadığın birinin omzuna elini koyup onunla çok rahat konuşmaya başlıyordun.

Artık son günümüzdü yani; eğlencenin son günü. Akşam namazından önce gençler toplandık, yaşlılardan da gelen oldu. Bir gün öncesinde kendimizi korumak durumunda kalırsak onlara zarar vermeden korumak için, yangın merdiveninin hortumunu alıp tazyikli suyu nasıl açarız, bunu deniyoruz. “Biz bu malların emanetçisiyiz ve götüreceğiz.” Amaç bu.

Toplantı esnasında hava oldukça ağırdı. Birisi kalkıp:“Ey insanlar” dedi. Titrek bir sesle: “Burada iki aylık bebeğine perde çekmiş insan var. Aranızda hamile karısına perde çekip gelmiş her şeyi göze alan insanlar var. Sakın, verilen emirleri yerine getirmemezlik yapmayın! Bu çocuklara bunlar gidecek!” dedi. Tabi sonrasında konuşamadı Mikail o sırada ezgi söylemeye başladı. Sonra herkes kendi yerine geçti. Akşam namazı için abdest alınmaya başlandı, o sırada namaz için abdest almadım; bütün gemiyi dolaştım. İnsanları inceliyorum. Herkesin ne yaşadığını anlamaya çalışıyorum. Herkes ayrı bir âlemdeydi. Ateisti, dindarı… Herkes inandığı güce dua etti. Sonra abdest alıp akşam namazını kıldık. Akşamla yatsıyı cem ederek kıldık. Belki son namazımızdı. Namazdan sonra herkes birbiriyle vedalaştı, sarıldı. Herkes kendi nöbet yerine geçti. Saatler akşam dokuz falan… Ben de sekize kadar nöbet tutmuş biri olarak çok yorgunum. Güvertede durup ortamı izliyorum. Saat on-on bir…

Korku var mıydı peki?

Geleceğim oraya.

Peki.

Sonra ben de dua ettim “Kalbimi dinin üzerinde sabit kıl” diye. O kadar uykum var ki nöbet kutsaldır dendiği yerde uyku bastırdı. Can yeleği ile durulacak ayakkabı ile yatılacak. Belki görmüşsünüzdür herkes can yelekliydi, giymeyen insan yoktu. O kadar ki pasaportlarımızı poşete sardık cebimize koyduk. Ola ki yüzerek gidersek; Kıbrıs açıklarındayız daha, bir saldırı bekliyoruz ama sabah saat onda. Tam on iki saat sonra. Kim nöbet tutacak diye konuşuyoruz. “Ammar sen geç nöbete.” Dedi. “Tamam abi, eyvallah.” Geçtik. Uzaktan insanları görüyoruz. Çok uzaklarımızda dört tane savaş gemisi var. İkisi geminin sağında ikisi geminin solunda. Ben geminin sol tarafındayım. Gemimiz de gidiyor. Bu arada zaten tacizler var, üç gündür taciz var. Pervaneyi bozmaları, diğer gemilerin bozulup onların yolcularını bizim almamız, arada bir deniz altıyla gelmeleri… Ama bunlarda bir ses yok. Arada bir dalgıçlarımız iniyor ne var ne yok diye bakıyor. Aşağıda gemiyi kontrol ediyorlar. Bu arada bunlardan kimse haberdar edilmiyor. Ben basında olduğum için haberdar oluyorum. Yolcuların, hiç kimsenin haberi yok.

Gaz maskesi herkese dağıtıldı mı?

Dışarıdaki herkese dağıtıldı. Sonra uyudum. Ama ne uyumak, zodiyaklar geliyor onların sesiyle uyanıyorum. Bir an uyandım. Abi dedim ne oldu çıkayım mı yukarıya. Yok, Ammar uyumaya devam et. Ama kim uyuyabilir ki… Nasıl uyuyacaksın! Subhanallah! Oradan hemen nöbet yerime geçmeden önce bir yarım saat daha kestirdim. Sabah ezanıyla kalktım. Geminin arka tarafındayım. Namaza durdum, okudum Fatiha’yı. İmam da Kunuta kalktı. O arada ışık tutanlar var denize. Aynı zamanda ecnebiler de var orada. O anda “boats boats boats” dediler.

[Devam Edecek]

Söyleşi: Sezai Alp Çelebi


Mavi Marmara Röportaj (1)- Ammar YAĞCI

[İHH’nın öncülüğünde, İsrail işgal devletinin Gazze ambargosunu kırmaya yönelik düzenlenen sefer ve akabindeki hadiseler, muhakkak işgal devleti için de, bölge için de yeni bir dönemin habercisi. Mavi Marmara’da bulunan Şarika Üniversitesi öğrencisi Ammar Yağcı ile İstanbul Üniversitesi DKAB bölümünden Sezai Alp Çelebi kardeşimiz, seferin seyri hakkında bir söyleşi gerçekleştirdi. Üç bölüm halinde sunacağımız bu söyleşiden istifade etmenizi temenni ediyoruz…]

Dikkat: Bu Röportaj sefer sonrası ilk haftalarda gerçekleşmiştir. Bu sebepten gemi içerisinde cereyan eden hadiselerin bazıları o an duyduklarımızdır. Şehitlerimizin şehadet anları daha sonra diğer yolcular tarafından anlatıldığı şekildedir. 

Öncelikle kendinizi biraz tanıtır mısınız?

1986 İstanbul doğumluyum. İlkokulu ortaokulla birlikte okudum (5+3 sistemi benim son yılıma denk geldi). Liseye devam etmedim. Hafızlık yaptım ancak hafız değil, muhafızım.

Kendimizi kirletmenin bir manası yok diye, herhangi bir liseye gideceğime dedim, bir taşla iki kuş vuralım. Açık liseye kaydoldum. İki buçuk senede de liseyi de dışarıdan bitirdim. Yurt dışında eğitim alabileceğim yer aramaya başladım. Üç sene yurt dışında burs ve yer aradım. Bunun sonucunda Allah bir yer nasip etti. Birleşik Arap Emirliklerinde Şarika Üniversitesine kaydoldum. O gün bugündür orada okuyorum.

Gemiyle tanışmanız nasıl oldu, yani gemi fikrini nasıl öğrendiniz?

Hafızlık yaparken çocuklar hep “Abi sen Filistinli misin?” derdi. Duygusal bir adamım bu konularda. Filistin demek ben demek. Nerede bir mazlumiyet var ise oradan etkilenirim. Bu duygusallık eğitim hayatıma da mal oldu. Bu gemi Viva Palestina 5’ti. Yani bu beşinden de haberdarım bu nedenle Filistin’i sorsalar iyi bilirim. Yıllarca yürüdük bu meydanlarda. Hatta babamızın kucağında başladık. Sonra biz devraldık işi, bu yürüyüşler bizi gemiye kadar götürdü. Ama gitmek isteyenlere o süreçten bahsetmek istiyorum. Bunları Mavi Marmara Yolumuz Gazze Günlükleri adı altında internette yazdım.

Gemiyi İstanbul’dayken duydum. O sırada biz konsolosluğun önündeyiz. Bülent Yıldırım açıklama yaptı “Gideceğiz” dedi. Bundan öncekine imtihanlarım yüzünden katılamamıştım. Hatırlarsınız, Mısır’ın Ariş limanında taş atması meselesi olmuştu. İşte ona katılamamıştım. Bunda da İHH’yı aradım ve beni almalarını istedim. Kamuoyunda ses getirebilecek kişileri alıyoruz dediler. Benim de moralim bozuldu. Benim bir arkadaşım da geldi bana “abi” dedi, “seni alırlar facebookta şu kadar arkadaşın var.” (Gülüşmeler) Bu arada Dubai de bunu kimseyle paylaşamıyorsunuz ondan da bahsetmek gerek. Birleşik Arap Emirlikleri Gazze’ye yardım toplamak demek sınır dışı edilmek demek.

Neden?

Çünkü Birleşik Arap Emirlikleri, İngiltere’nin kurduğu, Afganistan’da ölen Amerikan askerlerinin tabutlarının geldiği bir çıkarcılar ülkesidir. Bundan kimsenin haberi olmaz, basın da yazmaz.

Peki, bu konuda Arapların bu yüzden sesi çıkmıyor diyebilir miyiz?

Arapların değil, yani Birleşik Arap Emirlikleri, diğer Arap ülkelerinden çok farklı ülkelerden birisidir. Öncelikle bir yerde cüzdanınızı unuttuysanız üç gün sonra gittiğinizde cüzdanınız oradadır gidip alabilirsiniz çünkü dokunulmaz, emin bir ülkedir. Birleşik Arap Emirlikleri, İngiliz’in de yaşadığı, İtalya’nın da yaşadığı, Hindistanlının da yaşadığı, Türk’ün de yaşadığı bir ülkedir. Bir kişiye tokat atarsanız siz ülkeden atılırsınız. Dünyada 2005 yılında ikinci seçilen bir ülkedir. Birinci Kanada seçilmiştir. Emin bir ülkedir. Yani adamlar ses olsun gürültü olsun istemezler.

Anladım. İHH’yı aradığınızı söylemiştiniz. Ne cevap verdiler.

Ben İHH’yı aradığımda “Olmaz.” dediler. Arkadaşlar bu böyle olmaz dedim. Her gün aradım. Referans buldum kendime. Hepsini bizzat aradım. “Ben Ammar Yağcı beni tanımıyor musunuz? Kaç eylem düzenledik beni nasıl almazsınız” gibisinden (gülüyor) … Referans olarak birçok insanın adını yazdım. İHH yine kabul etmedi. Ondan sonra artık İHH’ya eylem düzenlemeye karar verdim ve “İHH, benim eşyalarım hazır. Nedir eşyalarım, işte uyku tulumu, para falan. Bu eşyalarımla gelip binanızın önünde yatacağım” dedim. “Filistin için ne yaptınız?” diye bir soruyla karşılaştım. “Bir şey yapmadım. Ben Filistinim’’ dedim Ondan sonra her gün aradım İHH’yı. Bir talebe olarak bütün paralarımı kontöre harcadım. Her gün İHH’yı aradım ve onları delirttim. “Ben Ammar Yağcı, Dubai’den katılıyorum. Bu gemiye bineceğim.” Derken birkaç kardeşimiz oldu, onlar da aradırlar.

Kendinizi Dubai’den diye tanıtıyorsunuz?

Ben Dubai’den diye tanıttım. Tabi bu arada imtihanlarım var onlar ne olacak falan… Sonra bir telefon geldi. “Ammar, kamuoyunda ses getiremeyeceğin anlaşıldı’’ denildi. O zaman ben bunlara mail atmaya başladım. Her gün mail. “Yine ben, hu hu” gibisinden… Aynen bu şekilde mailler gönderiyorum, bazen resmi bazen ciddi. Ondan sonra dedim ki; “Eğer beni kabul etmezseniz, bavulumla megafonumla gelip gemi gitmeden önce bir eylem yapacağım. Beni bu gemiye alana kadar sizi boykot ediyorum. Bütün katılımları engelleyeceğim sizi boykot edeceğim.” “Hayır” dendi ama “edeceğim” dedim devamla. Sonra telefon geldi. “Ammar bey katılmak istiyor musunuz” diye. Tabi bu arada gizli bir kahraman da var işin içinde benim işlerim için koşuşturan. O da sesi kuvvetli bir insandır. “Ammar katılmak istemiyor musun?” deyince “Subhanallah ne diyorsun!” dedim, “Beni alacaksınız, olmazsa yüzerek bu gemiye binerim.” “O zaman” dedi, “Seni Kıbrıs açıklarında alırız.” Ben herhalde buşaka dedim. Bunları çok ciddi yaşıyorum. Bu arada ders çalışamıyorum, imtihanlarım var arkadaşlar beni dünyaya bağlamaya çalışıyor. Bilgisayar başında uyuyakalıyordum falan.

Bir dakika, bölüyorum ama sınavlarınızdan kalmanız durumunda bursunuz kesiliyor değil mi? Bunu göze aldınız yani?

Yani… Umurumda bile değil ne ki yani, o onun yanında hiçbir şey. Ondan sonra mail geldi bana, kabul edildiniz diye. O zaman da İzzet Şahin’in hapisten çıkması için Taksimde yürüyüş var. İHH’da kimi arasam gürültü var, anlaşamıyoruz. Mail geldi inanamıyorum dedim, duygusal anlar yaşadım. Tekbir getirdim, bütün yurt baktı ne oluyor diye ama olanları da kimseyle paylaşamıyorum. Çünkü neredeyiz, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeyiz. Bir de böyle sıkıntı var.

Bu anlattıklarımı ayrıntılı olarak öğrenmek isterseniz Mavi Marmara Gazze Günlükleri’nden iki numaralı yazıyı okuyabilirsiniz. Burada tamamen gelişimi nasıl oldu, en detaylı bir şekilde orada yazıyor. Sonra geldim İstanbul’a. Gemiye bindik.

Aileniz bu durumu nasıl karşıladı?

Tabi babam önce gidemezsin dedi. Bundan önce şunu anlatayım. Ben 15 yaşlarındayken o sırada Çeçenistan harbi vardı. Ben de oraya gitmek isteyenlerdendim. Zalime direnmek için şehit olmak gerekiyordu. (Tabi bu kolay bir yol onu da belirteyim.) O zamanlar gitmeye karar vermiştim. Babam “Ferruh ve Rabiatü’r-rai” isminde bir hikâye anlattı. Babam bana “Ferruh mu olmak istersin, Rabiatü’r-rai mi olmak istersin?” dedi.

Ferruh, tahminime göre Ömer bin Abdülaziz döneminde yaşayan bir genç delikanlı. Cihat aşkıyla yaşayan, Allah için ölmeyi göze alan… Şimdi hikâyeyi anlatalım. Ferruh camide cihat çağrısını duyuyor ve eşine diyor ki. “Ey sevgili eşim ben cihada gidiyorum.” Eşi diyor: “Beni ve karnımdakini nereye bırakıyorsun?” Ferruh diyor ki: “Allah’a [celle celâluh] ve Resulüne [sallallahu aleyhi vesellem] emanet ediyorum.”

Allah’ın Resulü vefat etmişti o tarihte değil mi?

Ancak halifesi hayatta. Ferruh, eşine evin ihtiyaçlarını karşılaması için para bırakıyor ve cihada gidiyor. 50 yıl sonra şehre geri geliyor. Ancak Ferruh yaşlanmış, değişmiş, savaştan döndüğü için görenler onu yol kesici zannediyor. Geliyor evini buluyor. Ancak evi hiç değişmemiş, hatta eskimiş. Eve girmek isterken mahalledeki insanlar Ferruh’u tanımadıklarından ona engel olmak istiyorlar. Sonra eşi geliyor “Durun durun o Ferruh’tur.” Diyor. Sonra konuşuyorlar. “Ev hala eski görünüyor, sevgili eşim. Ne yaptın parayı?” eşi diyor, “Sabret, bekle” Sonra Ferruh diyor ki: “Ben Allah’ın Resulü’nü bir ziyarete, Mescdi-i Nebevî’ye kabrine gideyim, camide namaz kılayım.” Gidiyor. Namaz kılacak, o sırada orada bir halka var ki aynı Peygamberimiz, Ashabı Suffe’ye ders veriyordu ya, onun gibi orada birisi ders veriyor. Ferruh, namaza duruyor namazda konuşmaları duyuyor. “Şu halkaya ben de katılayım” diyor. Namazdan sonra oradan birine diyor ki “Kimdir bu ders veren kişi?” Adam, “Rabiatü’r-rai” diye cevap veriyor. “Rabia” bahar, “rai” görüş demektir. “Görüşün baharı” yani. Ve talebelerinin arasında İmam Malik de var. “Kimdir bu” diye soruyor. Diyor ki “Bu adam öyle biri ki cihada çağırdığı zaman insanlar cihada gider. Büyük bir âlimdir. Ferruh vardı buralarda, onun çocuğu.” Ferruh sevinçten başlıyor ağlamaya. O zaman babam bana “Oğlum, gidip nefer olmak kolay ama insanlara öğretmek ayrıdır. Sen kim olmak istersin” dedi. Ben de o gün Rabiatü’r-rai olmayı seçtim. Rabiatü’r-rai İmam Malik’in hocası… Fazla söze gerek yok.

Neyse ben o gün geldim babama dedim “Baba ben Gazze’ye gideceğim. Gidebilir miyim? Aslında bunun için de gelmedim zaten ben Gazzeye gidiyorum ne diyorsun?” Tek kelimeyle “Git” dedi. O zaman çok şaşırdım beynimde şimşekler çakıyor adeta. “Baba buraya hocam olduğun için geldim babam olsan gelmezdim” dedim. Babamla gerçekten büyük hukukumuz var. O zaman babam “İnsan sevdiği ile imtihan olur. Benim Filistin kadar sevdiğim bir şey yoktur. Yıllarca istedin, yıllarca bununla büyüdün ve şimdi bununla imtihan olacaksın” dedi.

Gemimiz geldi uğurladık. O gün tabi uğurluyoruz ama kimse benim gemide olduğumu bilmiyor. O gün uğurladıktan sonra kendi gemime baktım. O zaman işin ne kadar ciddi olduğunu anladım. Antalya’ya gittik. Antalya’da 3 gün kaldık. Kepez’de öyle bir ortamdı vardı ki tam bir kardeşlik havası vardı. Yani ben Arap ülkelerinde yaşadım. Hani hacca gidenler derler ya yanımda işte Malezyalı vardı kardeştik falan, onların yanında sıfır kalır. Çünkü burada hümanizm de vardı. Tamam, izmlere karşıyız ama hümanizm de kokuyordu yani. Bir başka görüştekine “Kardeşim” diye sarılabiliyordun. Yahudiler de desteklediler.

Yahudilerden de vardı yani?

Evet, sonuçta bunlar da destek vermiyor değiller. Siyonizm ayrı Yahudi ayrıdır. Ama genelde dışarıdan baktığında hepsi aynıdır, bunda şüphe yok. Şundan dolayı, bunlar “ben üstün ırkım” diyor mu? Diyor. O halde bitmiştir. Kur’an’ı Kerim’de koskoca Bakara Suresi hep bunların hikâyelerinden bahsetmiyor mu? Demek ki Yahudi’yi anlamak için yaşamaya da gerek yok, Bakara Suresi’ni anlamak yeter.

Nasıl, tam olarak nerede kaldınız o zaman zarfında?

Spor kompleksinin içinde. Hazırlık yapıyorduk gemi için. Gemide nasıl yatacaktık? Uyku tulumuyla. Biz de uyku tulumu içerisinde uyuduk orada… Ondan sonra Antalya’dan gemiye bindik. Sonrası sıkıntılı.

[Devam Edecek]

Söyleşi: Sezai Alp Çelebi

Mavi Marmara Günlükleri

 

Kuyulu Camii – Namazla Diriliş Hilal Tv izle

Haznedar Mahallesi Kuyulu Camii

Hilal TV Namazla Diriliş  Programına Konuk Oldu.

Bilgisayarınıza indirebilir veya izleyebilirsiniz.

3.Part 09-05-2011 NAMAZLA DİRİLİŞ CANLI 09-05-2011 C 134 İzle İndir
 2.Part 09-05-2011 NAMAZLA DİRİLİŞ CANLI 09-05-2011 B 104 İzle İndir
 1.Part 09-05-2011 NAMAZLA DİRİLİŞ CANLI 09-05-2011 A 189 İzle İndir